Güzel Ahlak ve Sorumluluk Bilinci (Değerler Eğitimi #1)

Güzel Ahlak ve Sorumluluk Bilinci (Değerler Eğitimi #1)

İnsanca yaşamanın, huzur ve mutluluğu kazanmanın yolu olarak gördüğümüz sorumluluk bilinci ve güzel ahlak anlayışının temel prensiplerini ve altın kurallarını derli toplu olarak sunmaya çalıştık. Okuyunca, hayata, insanlara ve olaylara başka bir gözle bakmaya başladığınızı hissedecek; yaşayışınızı yeniden değerlendirmek ihtiyacı duyacaksınız.

Güzel Ahlak Sahibi Olmak

Güzel Ahlak ve Sorumluluk Bilinci (Değerler Eğitimi #1)

Toplum hayatını ve insanlar arası ilişkileri düzenleyen iki çeşit kural vardır. Birincisi, maddi ve hukuki kurallar, ikincisi, mânevi ve ahlâki kurallar. Gerek bireysel, gerekse toplumsal hayatın huzur ve mutluluğu, ilerleme ve yükselmesi, bu kuralların uygulanmasına ve yaşanmasına bağlıdır.

Cemiyette insanları yalnızca maddî ve hukukî müeyyidelerle idare etmek, disiplin altına almak mümkün değildir. Bunun yanısıra mânevi ve ahlakî değerlere de gereken önemin verilmesi; bu değerlerin yaşanması ve yaşatılması hususunda ciddi bir gayretin gösterilmesi şarttır.

Zaten ahlâkî ve mânevî müeyyidelerden yoksun bir sosyal yapıda, maddi ve hukukî kuralların gereği gibi uygulanması da mümkün değildir. Tarihte bir çok milletler, medenileşmede ve maddî refahta zirveye çıktığı halde, mânevî ve ahlâkî yönden çürüdükleri için, yıkılmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

İşte bu sebebledir ki, İslâmiyet, mânevî değerlere ve ahlâkî kurallara, büyük önem vermiştir. O derece ki, ahlâkî kuralların çoğu, ihtiyarî ve vicdanî olmasına rağmen, İslâmiyet onlara maddi ve hukuki kurallar kadar kıymet vermiş; gerek bireyler arasında, gerek cemiyet hayatında işlerlik kazandırmıştır.

Nitekim Peygamber Efendimiz de, “ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”, “güzel ahlâk dünya ve âhiretin bütün hayrını toplayıp içine almıştır”, “İslâm güzel ahlâktan ibarettir” gibi ifadeleriyle, ahlâkî değerlere Islâm’ın verdiği bu önemi, en güzel şekilde dile getirmişlerdir.

Fert ve toplum hayatının mutluluğu ve huzurla devamı, insaniyete yakışır bir mükemmelliğe kavuşması; mânevî değerlere gereken önemin verilmesine, ahlâkî kuralların uygulanıp yaşanmasına bağlıdır.

Ahlak Nedir?

Ahlak sözü Arapça bir kelime olup hulk veya hulûk kelimesinin çoğuludur. Hulk: Tabiat, huy ve seciye mânalarına gelir. Ahlakın çeşitli tarifleri arasında en yaygını şudur: “Ahlak, nefiste iyice yerleşen bir melekedir ki, insan fiil ve davranışları, fikrî bir zorlamaya ihtiyaç olmaksızın bu meleke sayesinde kolaylıkla ortaya çıkar.”

Ahlaki Olan ve Olmayan Davranışlar

Bu tanımdan anlaşılıyor ki, ahlâkın önemli bir özelliği, insan doğasına yerleştirilmiş bir meleke olmasıdır. Meselâ, cömertlik, yigitlik gibi meziyetler, bâzı insanların doğuştan sahip oldukları birer özellik ve ahlakî melekedir. Cömert bir insan, fakir düşse bile cömertlik melekesi kaybolmaz, devam eder.

Kendisinde cömertlik huyu olmadığı halde herhangi bir korku veya utanma, yahut bir takım maddî çıkarlar, yahut da şöhret ve gösteriş gibi bâzı iç ve dış etkenlerle kesenin ağzını açan kimsenin, bu davranışı ahlâk ile ilgili bir davranış değildir.

Çünkü burada cömertlik fiili, doğallık sonucu değil, fikrî bir zorlama neticesi meydana gelmiştir.

İnsanda bir de hâl denilen durumlar vardır. Meselâ korktuğu zaman benzi sararır, utandığı zaman yüzü kızarır. İnsan nefsindeki bu gibi gelip geçici hallerin de ahlâkî davranışlarla bir ilgisi yoktur.

Bunlar birer psikolojik hâdisedirler. Psikolojik olaylara iyi veya kötü diye bir hüküm verilemezken, ahlâkî davranışlar mutlaka iyi veya kötü yargısını alırlar. Bu bakımdan ahlâkî hareketin mühim bir özelliği de, kasd eseri ve istenerek yapılmış olmasıdır. Ancak bu takdirde kişi, yaptığı hareketten sorumlu tutulabilir.

Ahlâkî hareketlerde sorumluluk esastır.

Ahlaki Davranışlar Kaç Çeşittir?

Ahlâki davranışlar güzel ve çirkin olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Güzel seciye ve huylardan dolayı meydana gelen ahlâkî davranışlara ahlâk-ı hasene adı verilir. Meselâ: Edeb, tevâzu, cömertlik birer güzel meleke eseridir ve ahlâk-ı hasenedendir.

Çirkin huylardan kaynaklanan davranışlara da ahlâk-ı seyyie, denir. Namussuzluk, kibir, cimrilik. gibi.

Ahlak İlmi

Ahlak ilminin konusu; nazarî (teorik) ahlak, amelî (pratik) ahlak olmak üzere iki kısma ayrılır.

Teorik ahlak: Ahlâkî değer hükümlerinin içeriklerini inceleyen, bunlar üzerinde yorumlar yapan, bu eğilimlerin nereden doğduğunu ve ne maksadla yapıldığını araştıran bir ilimdir. Buna ahlâk felsefesi de denilir.

Pratik ahlak: ınsanın uyması gereken kuralları ve yapması gereken görevleri gösteren ilimdir. Allah’ımıza, Peygamberimize, ailemize, vatanımıza, yurttaşlarımıza, umum müslümanlara, hattâ bütün insanlığa karşı ödevlerimizin neler olduğunu; cana kıymanın, başkasının malını çalmanın, kendini beğenip gururlanmanın, kıskanmanın, yalan konuşmanın birer günah ve haksızlık olduğunu amelî (pratik) ahlâk ortaya koyar.

Güzel Ahlak Sahibi Olmanın Yarları

Dinimiz ahlaka büyük bir kıymet ve önem vermiştir. Peygamberimiz: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur. İslam düşüncesinde insanların değeri, sâhip oldukları ahlåki niteliklerle ölçülür.

Bir Peygamber sözünde: “Sizin imanı en güzeliniz, ahlakı en güzel olanınızdır” buyurulmuştur. Peygamberimizin şu sözleri de bu manayı destekler niteliktedir:

“Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır.”

“Allah’a kullarının en sevgilisi, ahlâkça en güizel olanıdır.”

“Insanı Cennete en çok girdiren şeylerin neler olduğunu biliyor musunuz? Onlar, Allah korkusu ve güzel ahlâktır.”

Resâlüllah Efendimiz sık sık şöyle dua ederlerdi: “Allahım! Iki yüzlülükten ve kötü ahlâktan sana sığınırım.” “Allahım! Beni güzel ahlaka ulaştır. Zira insanı güzel ahlâka senden başka kimse götüremez. Kötü ahlâkı da benden uzaklaştır. Çünkü kötü ahlâkı senden başka kimse benden uzaklaştıramaz.”

Güzel ahlâkın, sahibine kazandırdığı erdemlere de şu şekilde işaret buyurulmuştur:

“Allah kişiyi güzel ahlâkı ile çok namaz kılan ve çok oruç tutanların derecesine yükseltir.”

“Kul, (nafile namaz, oruç gibi) ibâdetleri az olduğu halde, güzel ahlâkı ile âhiretin yüksek derecelerine ve şerefli mevkilerine ulaşır. Ahlâkı kötü olanlar da Cehennemin alt tabakasına yarırlar.”

Gerçekten de güzel ahlâk sâhibi kimseler, farz ibadetlerin dışında fazladan ibâdetlerde bulunmasalar bile, bulunanların derece ve mevkiine kolayca ulaşabilirler. Çünkü güzel huyları onlara namaz ve orucun dışında pek çok hayır işleme, sevab kazanma fırsatı verecektir.

İnsanlara yardım etme, güler yüz gösterme, iyi muamelede bulunma, ziyaret yapma, hâl hatır sorma, v.b. gibi pek çok hayır çeşitleri vardır ki iyi ahlâk sahipleri bütün bu iyilikleri, ahlâkları gereği yapmaktan geri durmazlar. Bu bakımdan onlar nafile ibâdet işleyen kimselerin sevab ve derecelerine, güzel ahlak yoluyla kolaylıkla ulaşabilirler.

Kötü Ahlak Sahibi Olmanın Zararları

Kötü ahlâk sâhipleri için, bunun zıttı söz konusudur. Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Allah katında kötü ahlâktan daha büyük günah yoktur. Çünkü kötü ahlâk, sâhibini, bir günahtan çıkmadan diğerine düşürür.”

Gerçekten de kötü ahlâk, sâhibini günahtan günâha sokar. İyilik yapmasına, tövbe etmesine fırsat vermez. Bu bakımdan kişinin kötü ahlâklı olması, günah olarak ona yeter.

Şüphesiz iyi ahlâklı kimse de günah işleyebilir. Ancak o kimse, iyi ahlâkı sebebiyle, işlediği günahtan derhal pişman olacaktır. Bir daha yapmamak üzere tövbeye varacaktır. Ayrıca iyi ahlâkı, onu birçok günahlara yaklaşmaktan da alıkoyacaktır.

Bu bakımdan Peygamberimiz: “Güzel ahlâk, dünya ve âhiretin bütün hayrını topluca içine almıştır” buyurmuştur.

Nasıl Güzel Ahlak Sahibi Olunur?

Eğitim ve terbiye ile insanın ahlåkı değişebilir. Çirkin huylar güzel huylara çevrilebilir. Buna tehzib-i ahlâk denir. Eğer eğitim ile ahlâkın değiştirilmesi mümkün olmasaydı, Peygamberimiz, ümmetine “Ahlâkınızı güzelleştiriniz” emretmezdi.

Eğitim açısından ahlâkı güzelleştirmek, iki yol ile olur:

1. Davranışların eğitimiyle.
2. Duyguların eğitimiyle.

Varlıkların en mükemmeli ve en güzeli olan insan hayatında, kaba ve çirkin davranışların yeri yoktur. Bu sebeble İslâmiyet, koyduğu ahlâk kuralları ile, insanlığın yeyip içmesinden, oturup kalkmasına, giyinip kuşanmasından sözüne sohbetine kadar bütün davranışlarına ölçüler getirmiştir.

Allah’ın güzeli sevdiğini belirterek, insanın kendisine çeki-düzen vermesini istemiştir. Íslâmın, davranış eğitimine verdiği öneme, Peygamberimizin şu sözü, güzel bir örnektir:

“Sizler mü’min kardeşlerinizin yanına varacaksınız. Binitlerinizin ve kıyafetlerinizin düzgün olmasına dikkat ediniz. Öyle ki insanlar arasında parmakla gösterilen (örnek alınan) kimseler olunuz. Çünkü Allah, çirkinliği sevmez.”

Insan, davranışlarına ve dış görünüşüne çeki düzen verdiği gibi; iç dünyasına, ruhi ve kalbi hayatına da şekil vermelidir. Duyguların terbiyesinde, ilk önce kalbin temizliği ve dürüstlüğü gelir. Çünkü insanın bütün hareketlerine yön ve istikamet veren, kalbdir. Kalbin insan hayatındaki bu önemli fonksiyonunu Peygamberimiz şu şekilde ifade etmişlerdir:

“Dikkat ediniz, insan vücudunda bir lokmacık et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün beden iyi olur. Bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o da kalbdir.”

Kalbin düzeltilmesinden sonra, insanın his ve duygu âlemi üzerinde en fazla etkili olan, her türlü olumlu davranışların hareket ve güç kaynağı bulunan sevgi, hürmet, merhamet ve iyilik gibi temel duyguların da geliştirilmesi gerekir. Çünkü insanları birbirine yaklaştırıp kaynaştıracak, onlara kötülük yolunu kapayacak temel güdüler bunlardır.

Sevgi, iyilik, merhamet duygularının kökleşmesi neticesinde, pek çok güzel huylar, kendiliğinden insanda yerleşir ve gelişir.

İnsan ruhunda onu iyiliğe sevkeden ulvî his ve düşünceler yanısıra, kötülüğe iten süfli duygular da vardır. İslâm ahlâkı, bu şeytansı duygulara gem vuracak önlem ve tavsiyelere de konuları arasında geniş yer ayırmıştır.

Görev ve Sorumluluk Bilinci

Güzel Ahlak ve Sorumluluk Bilinci (Değerler Eğitimi #1)

Vazife ve görev; yapılması dince zorunlu bulunan veya tavsiye olunan herhangi bir davranış, güzel bir hareket demektir. Mü’minin, sorumluluk bilincine sahip bir kişiliği vardır.

Görevler iki kısma ayrılmaktadır:

1- Dince zorunlu tutulan görevler: Namaz, oruç, zekât gibi. Bu vazifeleri yapmamak, sorumluluğu ve cezayı gerektirir.

2- Dinen zorunlu olmamakla beraber, yapılması teşvik edilen görevler: Bunların yapılması bir erdemdir. Mü’mine sevab kazandırır ve kişilik yönünü olgunlaştırır. Fakirlere yardım, insanlara nâzik muamele gibi. Ahlâka konu olan görevler, bu kısım vazifelerdendir.

Görev ve sorumluluklar, başka bir açıdan da şu dört kısma ayrılırlar:

a) Yalnızca Allah için yapılan görevler (İlahi vazifeler),
b) İnsanın kendi şahsı, nefsi için yaptığı görevler (şahsi vazifeler)
c) Ailesine karşı yapması gereken görevler (ailevi vazifeler)
d) Topluma karşı yapılması gereken görevler (sosyal vazifeler).

Allah’a Karşı Sorumluluk Bilinci

Her şeyden önce, Rabbimizin varlığını, birliğini, kudret ve büyüklüğünü, emir ve yasaklarını bilmek ve tasdik etmek zorundayız. Bu bizim inanç görevimizdir.

Sonra namaz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetlerle sorumlu bulunduğumuzu bilip, seve seve yapmaya çalışmalıyız. Bunlar da inancımızın gerektirdiği eylemlerimizdir.

İçinde yaşadığımız İslâm yurdunu, sahip olduğumuz maddi ve mânevî değerleri düşmana karşı korumak ve kollamak da ilâhî görevlerimiz arasındadır. Cihad denen bu kutsal değerleri koruma ve savunma görevi, bâzan farz-ı kifâye, bâzan da farz-ı ayn olur.

Geçerli bir mazeretimiz bulunmadıkça, cihâda gönülden hazırlıklı olmak, gerekirse fiilen de katılmak, bizim için kudsî bir görev, ilâhî ve vatanî bir vazifedir.

Dine ve kutsal değerlere hizmetten daha büyük ne olabilir ki?

Peygamberimiz: “Düşmanlarınızla mallarınızla, nefislerinizle ve dillerinizle cihåd ediniz” emretmişlerdir. Bu mücadele, ne toprak kavgası, ne mal ve mülk sevdasıdır. Dini, milli ve ahlaki değerleri yaşatma ve ayakta tutma iradesidir.

Bu sebeple de Allah yanında mü’minin yaptığı en hayırlı görevdir. İslâm’ın ve manevi değerlerimizin düşmanları ile mücadele, beden ile olabileceği gibi, para ve dil ile de olabilir.

Yine Peygamberimiz: “Şüphesiz ki Cennetin kapıları, kılıçların gölgeleri altındadır” buyurmuştur. Bu Peygamber sözü de, müslümanlıkta askerliğin, din ve vatanı savunma hizmetinin ne kadar kıymetli olduğunu göstermeğe yeterlidir.

Nefisle mücadele de, bizler için büyük bir cihad, mühim bir ilahi görevdir. Nefsini İslámiyetin verdiği terbiye sınırları içinde koruyamayan kimse kendine de, yurduna da, başka insanlara da tam faydalı olamaz, gerçek hizmet edemez. Yüksek fedakârlıklar, ancak yüksek bir İslâm terbiyesi sayesinde meydana gelir.

Peygamber Efendimiz bir gazâdan dönerken ashåbına dönerek: Biz (şimdi) küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunmaktayız” buyurmuş; bu sözüyle nefis ile olan mücadelenin önemine ve önceliğine işaret etmişlerdir.

Bireysel Sorumluluk Bilinci

Şahsımıza ait beş temel görevinmiz vardır. Bu görevler şunlardır:

1. Bedenimizi korumak: Herşeyden önce bedenimizin sağlığına ve temizliğine dikkat etmeli, zinde bir vücuda sahip olmalıyız. Beden temizliği kadar, giyim kuşam temizliği, yaşadığımız çevrenin estetik ve hijyenik olması da önemlidir.

2. Sağlığımızı korumak: Sağlık büyük bir nimettir. Binaenaleyh sıhhatımıza zararlı şeylerden kaçınmalı, lüzumu hâlinde tedaviye önem vermeliyiz.

Peygamberimiz: “Ölümden başka hiçbir hastalık yoktur ki tedâvisi bulunmasın. Yeter ki o hastalığın ilâcı elde edilsin” buyurmuştur.

3. Hayatımızı korumak, yaşamımızı tehdit eden işlerden uzak durmak: İçki içmek, uyuşturucu ve bağımlılık yapan maddeler kullanmak, dînimizde kesinlikle haramdır. Çünkü bunlar hayâtımız için tehlike oluşturan, bedenimizi yıpratıp harap eden zararlı alışkanlıklardır.

Intihar da aynı şekilde haramdır. Büyük günahlardan biridir. Zira yaşam, bize Allah’ın en büyük hediyesi ve emanetidir. Intihar ise, bu hediye ve emanete nankörlük, onu değersiz ve kıymetsiz saymak manasına gelir.

4. İrademizi kuvvetlendirmek: Kuvvetli bir irade sahibi olmalıyız. Dış etkiler ve telkinler altında kalmadan, faydalı şeyleri bilip yapmalı; faydasız şeylerden de uzak durmalıyız. Hiçbir zaman taklid hevesiyle veya akhı bir tarafa bırakıp his ve arzularımızla hareket etmemeliyiz. Bu da, ancak irademizi güçlendirmemizle mümkün olur.

5. Aklımızı ve zihnimizi, bilginin ve bilgeliğin işığıyla aydınlatmak; kalbimizde yüksek duyguları uyandırmak: Müslümanlıkta, ilim ve bilgelik elde etmemiz, aklımızı ve zihnimizi aydınlatmamız mühim bir görevdir.

Hayatta aklımızı kullanarak yaşamalı, daima gerçeğin peşinde koşmalıyız. Yanlış fikirlerden, aldaticı sözlerden, cerbezeli akıl yürütmelerden, hurafe ve batıl inançlardan, bayağı ve haksız duygulardan kaçınmalıyız.

Bir Peygamber sözünde: “Insanım dayanacağı şey aklhıdır. Aklını kullanma engeli olanın, dini sorumluluğu da yoktur” buyurulmuştur.

Aileye Karşı Sorumluluk Bilinci

Aile hayatı, toplumların varlığının başlangıcıdır. Müslümanlıkta ailenin kurulması için, büyük teşvikler yapılmıştır. Geniş anlamıyla aile, ana baba, karı-koca, çocuklar, kardeşler, hısım ve akrabalardan ibarettir. Bunların birbirlerine karşı görevleri vardır.

Anne ve Babanın Çocuklarına Karşı Sorumlulukları

Ana ile babanın görevi yalnızca çocuk dünyaya getirmek değildir. Çocuklarını ait olduğu topluma, hatta bütün insanlığa faydalı birer birey olarak yetiştirmelidirler. Çocukların insanlığa faydalı olarak yetişmelerini sağlayacak en büyük sebeb, ana ile baba olduğu gibi; insanlığa karşı zararlı kişiler hâlini almalarına da yine onlar neden olabilirler.

Çünkü çocuklar ictimai, sıhhí, ahlâkî, maddî ve mânevî birçok hastalıkları, hep ana ve babadan alırlar. Onların hayırlı veya hayırsız bir insan olabilmeleri, her şeyden önce, aldıkları aile eğitimine bağlıdır.

Bunun içindir ki Peygamberimiz: “Çocuklarınıza iyi bakınız. Onları güzelce terbiye ediniz” buyurmuşlardır.

Çocukları geleceğin şartlarına göre hayata hazırlamak, güzel ahlak sahibi olmalarını sağlamak, onların tahsil ve eğitimlerine dikkat etmek te, ana ve baba için bir borçtur.

Çocuğu sevmek demek, onun gelecekteki dünyevî ve uhrevî mutluluk ve huzurunu temin etmek demektir. Bunları düşünmeden kuru kuruya sevmek iddiası, çocuğun maddî – mânevî geleceği için hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çocuklarımızın yaşayacakları zaman, onlardan ne gibi bir performans ve görev bekliyorsa, bunu anlamalı ve o mâsum yavrularımızı ona göre hayata hazırlamalıyız.

Her devrin kendine göre şartları ve değişik ihtiyaçları olduğunu unutmamalıyız. Nitekim Hz. Ali Efendimiz, bu gerçeğe işaretle: “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz.” buyurmuştur.

Çocukların Ailelerine Karşı Sorumlulukları

Çocukların ana ve babalarına karşı vazifeleri, Kur’ân-ı Kerim’de ve Peygamberimizin mübarek sözlerinde apaçık ifade olunmuştur. Bu görevleri şu şekilde özetliyebiliriz.

1. Anamıza, babamıza nâzik davranmalı, maddî ve mânevî imkânlarımız ölçüsünde onlara iyilikte bulunmalıyız.

2. Ana ve babamıza karşı dilimiz veya tavır ve hareketlerimizle, en ufak bir saygısızlığı ve bıkkınlığı andıracak hiçbir davranışta bulunmamalıyız.

3. Ana ve babamıza sert ve kaba söz söylememeli ve gönüllerini kıracak bir dil kullanmamalıyız.

4. Yüzlerine öfkeli bakmamalı; onlara karşı ekşi ve asık surad olmamalı; her zaman güler yüzlü bulunmalıyız.

5. Çağırdıkları vakit hemen yanlarına koşmalı, her ne söylerler ise yumuşak ve tatlı sözle karşılık vermeliyiz.

6. Ana ve babamızın bütün dediklerini, Allah’a itâatsizlik ve dinin emirlerine aykırılık olmadıkça, can kulağı ile dinlemeli ve ciddiyetle kabûl etmeliyiz.

7. Her hususta onların rızasını kazanmaya, onları kendimizden memnun bırakmaya çalışmalıyız.

8. Onların hizmetlerine koşmayı, kendi hizmetlerimize ve önemli işlerimize tercih etmeliyiz.

9. Onları yardıma muhtaç halde görünce, bütün varlığımızla yardımlarına koşmalı ve bu vazifeyi onurlarını rencide etmeden seve seve yapmaya çalışmalıyız.

10. Bir yerde otururken anamızın veya babamızın gelmesi halinde, hemen saygı ve sevgiyle ayağa kalkmalı ve onlar oturmadıkça veya izinlerini almadıkça oturmamalıyız.

11. Yolda yürürken saygısızlık sayılacaksa önlerine geçmemeliyiz.

12. Onların olduğu yerde, onlardan izin almadan bir yere gitmemeliyiz.

13. Vefatlarından sonra onları daima rahmetle anmalı, arkalarından hayır dualar etmeliyiz, onlar için iyilikler yapmalıyız. Onların vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikram etmeli, onlara başkasının fena ve kaba sözler söylemesine sebeb olmamalıyız.

İşte bütün bunlar, Islâmın bize öğrettiği ahlâkî vazifelerdir. Bunları yapmak hususunda kusur göstermememiz, ihmalkâr davranmamamız lâzımdır.

Ana ve babamıza ne kadar iyilik yapar, onları kendimizden ne derece memnun edersek, ilerde çocuklarımızdan da o seviyede iyilik görür, memnun kalırız.

Eşlerin Birbirlerine Karşı Sorumlulukları

Karı ile koca arasında herşeyden evvel, karşılıklı samimî bir sevgi olmalıdır.

Herbiri diğerini, kendisine ölünceye kadar hayat yoldaşı, öldükten sonra da her türlü kötü huylardan arınmış cennet arkadaşı olarak kabûl etmelidir.

Evlenmiş olan bir erkek, evinden başka bir şey düşünmemeli; kurduğu yuvayı sağlamlaştırmak için elinden geldiğince çalışmalıdır. Evine ilgisiz kalarak aile bağlarını gevşetmek, çirkin bir harekettir. Dinimiz bunu yasak etmiştir.

Ailede çoğunlukla bütün harici işleri düşünmek, evin ve ailenin her türlü ihtiyaçlarını tamamlamaya çalışmak, erkeğe ait bir sorumluluktur.

Karısının dinî bilgisini, ibadet ve ahlâkını yoklayarak bu hususta bir eksiği varsa, onu tamamlamak ve öğretmek te erkeğin görevidir.

Erkek hanımına karşı nezaketle ve yumuşaklıkla muamelede bulunmalıdır. Kadının olur olmaz sözlerinden rahatız olup da kavga çıkarmaya kalkışmamalı, onun sinirli hallerine karşı anlayışlılık göstermelidir. Aile bağlarının zayıflamaması için böyle davranılması şarttır.

Peygamber Efendimiz: “Mü’minlerin îman yönünden en olgun olanları, ahlâkı güzel olan ve ailesine nezaketle muamele edenleridir. Sizin hayırlınız karısına hayırlı olandır. Ben aileme karşı sizin en hayırlınızım” buyurmuşlardır.

Diğer bir sözünde de şöyle buyururlar: “Kadınlara kerîm, yani iyi insanlardan başkası ikrâm etmez; onlara ihânet ve saygısızlık edenler de, ancak leîm yani kötü adamlardır.”

Hanımla bey arasındaki bağın kuvvet bulması, huzurlu bir aile ortamı kurabilmesi için, kadın da:

– Kocasını ailenin direği bilmeli,
– Ona sevgi ve saygı ile bağlanmalı, itaatlı olmalı,
– Ev idaresine ve çocukların eğitimine dikkat etmeli,
– Kocasının kazandıklarını savurmaktan çekinmeli ve evine sahip olmalıdır.

Peygamber Efendimiz bu hususla ilgili olarak buyururlar ki: “Kıyâmet gününde kadına evvelâ namazdan, sonra kocasına olan itaat ve saygıdan sorulacaktır.”

Namazını kılan, orucunu tutan, nefsini haramdan koruyan, namuslu ve kocasına saygılı bir kadının gideceği yer, doğruca Cennettir.

Özetleyecek olursak: Dinimizde ailenin önemi büyüktür. Ailenin temelini teşkil eden karı ile koca, kendi görevlerini ve haklarını bilir ve herbirisi vazifesini eksiksiz yerine getirir, hakkına da razı olursa, ailede devamlı bir huzur ve mutluluk olur. Ailenin huzur ve mutluluğu ise, toplumun âsâyiş ve düzenli işleyişinin önemli bir sebebidir.

Kardeşlerin Birbirlerine Karşı Sorumlulukları

Kardeşler bir bütünün parçaları gibidir. Hiçbir sebeb, kardeşleri birbirinden koparıp uzaklaştırmamalıdır. Para, servet ve miras gibi herhangi maddi bir şey ile, kardeşlik bağını gevşetmemiz, Islam’ın ahlâkî normlara uygun değildir.

Kardeşlerimizin menfaatlerini, kendi menfaatlerimiz kadar kıymetli bilmeliyiz.

Kardeşler arasındaki sevgi ne kadar samimi ve güçlü olursa, aile ocağının kuvvet ve samimiyeti de o derece sağlam olur

Büyük kardeşlerimiz (ağabeyler), babamız ve anamız demektir. Binaenaleyh küçük kardeşlerin büyüklerine karşı saygılı olması, büyüklerin de küçükleri himaye etmesi, onlara karşı sefkarli ve anlayışlı davranması, dinî ve ahlâkî bir sorumluluktur.

Akrabalara Karşı Sorumluluk Bilinci

Hısım ve akrabalarımıza karşı sevgi dolu olmalıyız. Derecelerine göre şefkat ve sevgi göstermeliyiz. Muhtaç olanların yardımına koşmalı, onları unutmamalıyız. Vakit vakit ziyaretlerine gitmeli; uzakta bulunanların hediye ve mektuplarla, telefonlarla hatırlarını sormalıyız.

Bu şekilde davranarak aile bağlarını sağlamlaştırmak güzel ahlak gòstergesi ve ahlâkî vazifedir. Dînimizin emridir. Hısımlarını sevmeyenler, ahlâk açısından iyi bir insan sayılmazlar. Olur olmaz şeyler bizleri akrabalarımızdan uzaklaştırmamalıdır.

Aile yuvası, hısım ve akrabalık bağlarıyla kuvvetleşir. Teyzelerimiz, halalarımız, dayılarımız ve amcalarımız, bizim anamız-babamız makamındadırlar. Onlara gerekli sevgi ve saygıyı göstermeliyiz. İslâm’ın emri böyledir.

Peygamberimizin şu sözlerine dikkat edelim: “Neseblerinizi bilip öğrenin, hısımlarınızı arayıp sorun. Akrabanızı aramayacak olursanız, her ne kadar yakınınızda bile olsalar, onlarla hiç yakınlığınız yok demektir. Onları arayıp sorduğunuz zaman, uzakta bile olsalar, aranızda uzaklık kalmaz.”

Topluma Karşı Sorumluluk Bilinci

İnsanlar, yaratılış yönünden medenidirler, yani toplu yaşamak ihtiyacındadırlar. Aralarında karşılıklı vazifeler cereyan eder. Bunlara riayet etmedikçe, cemiyet hayatı devam edemez. Toplu yaşamak, insan fıtratının gereği olduğu gibi, dinimizin de emridir. Toplumdan kopmak, insanlardan kaçmak, Islâm’ın men’ettiği hususlardandır.

Nitekim Ibn-i Abbas Hazretleri, birinin mescidde: “Allah’ım, insanlardan beni müstağnî kıl! Onlara ihtiyaç duymayayım.” diye dua ettiğini duyunca, ona şu uyanıyı yapmaktan kendini alamamıştır: “Ey adam, ben senin Allah’tan ancak ölümü istediğini görüyorum. Çünkü insanlar birbirlerinden müstağni olamazlar. Hep beraber yaşamak ve birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. Insanlar tıpkı bir vücudun organları gibi yaratılmıştır. Birbirleriyle ilgiyi ve sevgiyi korumak durumundadırlar.”

Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışıp onlardan gelen eziyetlere sabreden mü’min, insanların arasına karışmayıp onlardan gelen eziyetlere de sabretmeyen mü’minden daha hayırlı ve üstündür.”

İnsana toplumdan uzaklaşma isteği, iki noktadan gelir:

1. Ruhunu tiksindiren bazı olayların cereyanı.
2. Sorumluluklardan kaçma isteği.

Her iki husus da Islâm’ın insana kazandırmak istediği karaktere, vermek istediği terbiyeye zittır. Bu hâlin takvâ ile de alâkası yoktur. Çünkü takva, toplum içinde olur.

Toplu yaşamanın zaruretini bu şekilde kısaca belirttikten sonra, toplum bireylerinin birbirlerine karşı olan vazifelerine de kısaca değinelim. Bu vazifelerin başlıcalanı şunlardır:

1. Hayat hakkına saygılı olunmalıdır. Her insan, yaşamak hakkına sahiptir. Kimse haksız yere bu hakkı ortadan kaldıramaz. İslama göre, haksız yere bir adam öldüren, būtün insanlan öldürmüş gibi olur. Bir insanın yaşamasına yardım eden de, bütün insanlarn yaşatmış gibi sayılır.

2. Hürriyetlere saygı duyulmalıdır. Allah insanlan hür olarak yaratmıştır. Hiç bir kimse başkasının esir ve kölesi değildir. Ancak hür olmak, aklına her eseni yapmak, nefsinin her çektiğini yerine getirmek değildir. Her insan, hürriyetini başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmeksizin kullanabilir. Ayrıca kendine zarar verme, hayatinı ve sağlığını tehlikeye düşürme hakkına da sahip değildir.

İnançlara ve vicdanî kanaatlere saygılı davranılmalıdır. Insan bozulmayan bir vicdan sayesinde iyi şeyler ile kötü şeylerin aralanını ayırdedebilir.

Kişinin fiil ve davranışları vicdanının aynasıdır. Fena davranışlarda bulunan ve yaptığından da pişman olmayan bir insanın temiz bir vicdana sahip olduğu söylenemez. İslâmiyet, bütün insanların hidayetini ve mutlu olmalarını arzu eder, temiz vicdanlara büyük kıymet verir. Kirli vicdan sahiplerine de acır, onları aydınlatmaya çalışır.

Ancak hiçbir kimsenin inancına, vicdanına başkasının baskı yapmasına da izin vermez. Kalpteki inançlardan, vicdanlardaki kanaat ve duygulardan dolayı mükâfat ve ceza verecek olan yalnız Allah’tır.

4. İlmi görüşlere saygı gerekir. Islâm’da kişilerin ilmî görüşlerine saygısızlık edilmesi de câiz görülmez. Ancak bir fikir ve ilmî kanaatın doğru olup olmadığı hakkında, yine ilmî bir tarzda fikir yürütülebilir. Zaten ilmî gerçeklerin ortaya çıkması, hakikatın gelişmesi de bunu gerektirir.

5. Nâmus ve haysiyetlere saygı gösterilmelidir. Islâm’da herkesin nâmusu, onuru tecavüzden korunmuştur. Böyle bir tecavüz, büyük bir günahtır. Bunun içindir ki gıybet, iftira, alay ve sövme, dinimizde kesin olarak haram kılınmıştır.

6. Mülkiyet haklarına saygı şarttır. Islâm’da herhangi bir kimsenin mülküne ve mülkünü kullanım hakkına müdahale etmek haramdır. Herkesin yasal malları tecavüzden koruma altındadır. Kazandığı kendinedir.

Kaynakça

1- Diyanet İşleri Başkanlığı Güzel Ahlak makalesi
2- Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Sorumluluk Bilinci makalesi.

Güzel Ahlak ve Sorumluluk Bilinci (Değerler Eğitimi #1)

Hakkımızda
İletişim

Yorum yapın

Don`t copy text!