İbrahim Tatlıses Kimdir? Mağarada mı Doğdu? Oxford Üniversitesi’nde mi Okudu?

Babam annemi kaçırmış. Ben, babam hapiste iken 1952 yılında bir mağarada doğmuşum. Mağaranın çevresinde sarhoşlar ayyaşlar esrarkeşler cirit atıyormuş o zamanlar. Babam benim doğduğumu hapiste iken öğrenmiş. Altı kardeşiz. Hiç okul yüzü görmedim, hiç öğretmenim olmadı. Urfa’da Oxford da yoktu! Kafa kâğıdımı ancak 14 yaşında aldım. Babam Urfa sokaklarında, kahve önlerinde ciğer satar, bende ona yardım ederdim. Ciğere gel, ekmeğe gel diye müşteri çağırdım. İbrahim Tatlıses.

İbrahim Tatlıses

İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret
İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret

Şehir

Türkiye 1950’li yıllarda henüz dünyaya açılmamış, kendi yağında kavrulan bir ülkedir. İkinci dünya savaşına girmemiş ama savaşın getirdiği yoksulluğu ve olumsuzlukları fazlasıyla yaşamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nı yaşayan ülkelerden daha fazla sıkıntının çekildiği, hatta buğdayların ambarlarda çürütülerek ekmeğin karne bağlandığı zamanlar.

İbrahim Tatlıses’in doğduğu 1950’ler işte böylesine fakir ve yoksulluğun kol gezdiği yıllardır. Bu haliyle Urfa, bir taşra şehri olarak sosyal, kültürel ve ekonomik olarak ülkenin içinde bulunduğu durumla şartları bire bir örtüşür. Türkiye’nin modernleşme ve makineleşmeye bugünkü gibi hızlı bir şekilde girmediği, TV’nin henüz yaygınlaşmadığı, eğlencenin; tiyatro, sinema, radyo ve gazete ile sınırlı olduğu yıllar.

Türkiye bu yıllarda sanayileşmeye adım atmış, henüz büyük hamleler gerçekleştirememiştir. Traktörle yeni tanışan tarım toplumudur. Sanayileşmeye yeni adımların atıldığı, köyden kente göçler başladığı seneler. İşte bu yıllarda Urfa, tamamıyla bir tarım kentidir. Şehir merkezinde el sanatları ile geçimini sağlayan küçük esnaf, kırsalda canını dişine takmış kaçağa giden topraksız köylüler, ağasının tarlasında yılda iki tımın buğdaya karın tokluğuna çalışan marabalar ve içindeki insanlarla birlikte alınıp satılan köyler.

Şehrin siyasetine ve ekonomisine hâkim birkaç şehir ağasının hükmettiği, savaş ve talanlardan korunmak için yapılan iki bin yıllık tarihi surlarla çevrili küçük bir Orta Çağ şehri. Emine Işınsu’nun romanında anlattığı gibi Küçük Dünya’dır.

Bütün bunlara karşın yine de zengin ile fakir arasında bugünkü gibi büyük uçurumların olmadığı, kaderci ve tevekküllü insanların coğrafyasıdır. Şehir o kadar küçüktür ki, herkes birbirini tanır, şehirde lakaplar, köyde așiret ve kabile isimleri geçerlidir. Harran’da Siverek’de ve şehrin diğer kırsal bölgelerinde aşiret halen talan ve gazve kültürünü sürdürmektedir.

Şehrin varoşları yoktur, çünkü büyük ölçüde köyden kente göç henüz başlamamıştır. Güçlü bir şehir kimliği ve çoğulculuk hakimdir. Ama “köylülüğün” hor görüldüğü, onların şehirle ilişkilerinde mutlaka şehirli/tahsilli bir insana tabi olup devlet dairelerinde iş gördüğü dönemler. Şehirde farklılık her kadim şehirde olduğu gibi yalnızca iki kavramdan oluşur: köylü ve şehirli!

Köylü denilince Arap, Kürt, Türk fark etmez, kırsalda yaşayanlar kastedilir. Şehirli denilince yine hangi kimliğe sahip olursa olsun şehirde yaşayanlar akla gelir. Urfa’nın bu dönemde sosyal yaşantısı büyük şehirlere benzer. Sinemaya ailece gidilir. Balıkgöl’de yüzülür, su topları oynanır.

Tek Parti döneminin bir alışkanlığı olarak Balıklıgöl ve Anzılha gölünün kenarında saz evleri hizmet vermektedir. Bugün kutsal ilan edilen bu mekanlar, o dönemde dinsel kimliğinden uzaklaştırılmış, seküler bir havaya sokulmuştur.

Hatta şehir surlarının dışında yer alan bir genelevi dahi vardır. Cuma günleri izinli sayılan genel kadınlar, o gün sevdikleri/dostları ile buluşurlar.

Bu Cuma tatili bir yandan içinde dini bir refleks saklar, diğer yandan şehrin folkloruna “Beyaz gül kırmızı gül, güller arasından gelir/ Yarim giymiş beyaz azye Cuma namazından gelir” türküsünü kazandırmıştır.

Bu sözler genel bir kadının izinli olduğu Cuma günü dostunun eve gelmesini beklerken söylediği bir türküdür. Kapalı bir toplum olduğundan şehrin dışa dönük ve eğlence kültürü yalnızca bunlardan ibarettir.

Dikkatinizi Çekebilir:Arabesk Müziğin Doğuşu ve Etkileri (Müzik #1)

Mağara

İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret (Müzik #3)
İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret

1952 yılında Urfa’da doğan İbrahim Tatlıses, şehrin sıra gecesi ve müzik ortamında yetişmiş bir kenar mahallelidir. Şehrin yukarıda saydığımız bütün ortamlarını görmüş yaşamış biridir.

Şöhret basamağının henüz başında, kendi hikâyesini anlatırken şehrin dini folklorik metaforlarından faydalanır:

“Evimiz yoktu, mağarada doğmuştum gerçekten. Babam doğumumu cezaevinde öğrenmiş. Cezaevinden çıkınca geliyor o bizim garip mağaraya. Eskiden sarhoşların ayyaşların, esrarkeşlerin mekanıydı bizim mağaranın çevresi. Oraya o zamanlar tabancasız, bıçaksız girilmezdi” diyen Tatlıses, sanat hayatına mağara metaforunu yerleştirirken hem kendi efsanesini yaratır, hem de dini bir efsaneye (İbrahim Peygamber) gönderme yapar.

Zira kadim ilahi dinlerde Dağ, Kuyu ve Mağara’nın kutsal ve sembolik anlamları vardır. Hatta felsefe tarihinde önemli bir kavramdır. Örneğin Eflatun, mağara metaforuyla hakikat ve hayal ayrımını yapar ve idealar dünyasından söz eder.

Elbette İbrahim Tatlıses, şöhretinin ilk basamaklarını çıkarken Eflatun’un mağara metaforunu düşünerek bu sembole sarılmamıştır. O doğup büyüdüğü şehirdeki mağara imgesini İbrahim Peygamberden ilhamla alıp kullanmıştır.

Mağara imgesinin Urfa’da iki karşılığı vardır. Biri Eyüp’ün “Çile Mağarası” acıyı/yoksulluğu içselleştirmeyi sembolize eder, diğeri İbrahim Makamı diye geçen mağara ise lbrahim Peygamber’in Nemrut karşında mücadelesini ve yükselişini.

İbrahim Tatlıses mağarada doğdum derken, işte bu sembollere gönderme yapmaktadır. Özellikle Ibrahim Peygambere.

Ibrahim ve mağara şehrin bilinçaltında hem dini hem siyasi hem de sosyal bir figürdür. Örneğin seçim propagandalarında birçok siyasetçi “İbrahimi” olmaktan bahseder ve “Nemrutlara oy vermeyiniz” der.

Şehirdeki inanç ve sembol üzerinden yürümüştür. İbrahim Tatlıses de şöhret basamaklarını çıkarken, kendisini bekleyen bir Kurtlar sofrası olduğunu ve bunun da büyük bir mücadeleyi gerektirdiğini biliyordu.

Ayağını İstanbul’a basar basmaz “Ey İstanbul sen mi büyüksün yoksa ben mi?” diye haykırması bu bilinçaltının dışavurumudur.

İbrahim Tatlıses mağara metaforunu iki şekilde kullanmış, kendine paye çıkarmıştır. Birincisi İbrahim Peygamber gibi mağarada doğması, ikincisi isminin İbrahim olması. Böylece mağara sembolünü şöhreti boyunca dilinden düşürmemiştir.

İbrahim Tatlıses, şöhretinin ilk yıllarında adını duyururken ve kendini tanımlarken “ben mağarada doğdum” diyerek dikkat çekmiş, böylece insanların kafasında ilginç bir imaj oluşturmuştur. Mağaralardan gelen adam olarak sahnelere çıkması ve geldiği yeri unutmaması, onun halkla kucaklaşmasına neden olmuştur.

Diğer yönüyle mağaradan geldim diyerek kendini acındırmış, halkın gönlünde ve zihinlerde unutulmaz bir iz bırakmıştır. İbrahim Tatlıses, gerçekte mağara imajını çok iyi kullanarak hafızalardan silinmeyen bir fenomen oluşturmuştur.

Mağaralardan sahnelere çıkmak, uzaydan dünyaya inmek gibi algılanmış olmalı ki, halk nezdinde çok iyi tutmuştur.

İbrahim Tatlıses, aslında mağarada doğdum derken, Urfa’da bir mağarada doğduğuna inanılan Hz. İbrahim efsanesiyle kendini özdeşleştirmiştir.

İbrahim Tatlıses gibi kenardan gelen bir ailenin çocuğu olarak mağarada doğmuş, onun gibi ezilenlerin sözcü ve yine onun gibi sonradan çok eşli, çok çocuklu zengin bir aile reisi; Tevrat’taki karşılığıyla Abram, Abraham’a ve İbrahim’e dönüşmüş, çocukken baba, büyük ata, ced, olmuştur.

Yükseliş Öyküsü

İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret
İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret

Tatlıses’in “mağarada doğdum” sözü ulusal anlamda oldukça büyük bir yankı uyandırmış, O’nu küçük kentlerden büyük kentlere göç edenlerin “idolü” yapmıştır. İbrahim Tatlıses, kendi efsanesini yaratırken bu mağara mitinin tuttuğunu görünce, bu defa ardından “ben kafa kağıdımı ancak on dört yaşında aldım” diyerek kendini sistemin daha da dışında göstermiş, böylece varoşlardakiler nezdinde efsanesini daha da güçlendirmiştir.

Aradan bir kuşak geçince bu defa efsanesine “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?” diyerek hem cehaletini meşrulaştırmış hem de yaşadığı coğrafyaya suçu yüklemiş böylece “Tatlıses Efsanesine” yeni bir kavram kazandırmıştır.

Aslında Tatlıses’in doğduğu yılda Urfa’ya lise açılmış, ilk öğretmenlerinden biri de meşhur Halide Nusret Zorlutuna’dır. Yine geçmişte Urfa’nın dünya çapında ünlü iki Üniversitesi vardır: Edessa (Urfa) Akademisi/Üniversitesi ve tarihi Harran Üniversitesi.

Bu Üniversiteler bugünkü anlamda Oxford kalitesinde üniversitelerdir. Sadece Harran Üniversitesinden yetişen on yedi kadın âlim, sanatçı ve iki yüzü aşkın ilim adımının yetiştiğinden söz edilmektedir. Bu ålimler içinde en meşhuru bugün dahi siyasi anlamda İslamcılık hareketini etkilen İbn
Teymiye’dir.

Kindi, Farabi, Cabir bin Hayyan bu üniversitelerle ilişkisi olan diğer ünlü isimlerdir.

Tatlıses’in bu Üniversite çıkışı anlamlıdır. Zira ilkokulu okumadan orta veya liseye gitmek mümkün değilken, hiç okul yüzü görmeyen bir adamın, sanki liseyi bitirmiş gibi gidecek bir üniversite bulamamış oldukça tuhaftır. Okul ve eğitim bağlamında bugün dahi Türkiye’nin vilayetleri arasında 80. sırada bulunan Urfa’nın kendine mahsus şartlarını unutmamak gerekir.

Bunlardan birincisi Osmanlı’dan günümüze kadar merkezi iktidarların şehri her alanda ihmalinden, ikincisi ise şehrin kendi dinamiklerinden kaynaklanmaktadır.

1950’li yıllarda doğup da okul yüzü görmeyen tek Urfalı Tatlıses değildir. Onun gibi birçok Urfalı ya yoksulluktan ya da kapalı toplum oluşundan dolayı okul yüzü görmemiştir. Yoksul olan ailelerin birçoğu, çocuklarını okula göndermektense bir ustanın yanında meslek öğrenmesini daha uygun görmüştür.

İbrahim Tatlıses, “Kafa kâğıdımı on dört yaşında aldım” derken yarattığı efsanesini güçlendirmiştir. Oysa Urfa’da iki binli yıllarda henüz nüfus kâğıdı olmayan 60-70 yaşında kadınlar, ölen kardeşlerinin kimliğini kullanan insanlar, dini nikahlı annesinin ismini kafa kâğıdına yazdıramayıp üvey annesinin adıyla kafa kâğıdı alan çocuklar vardır.

Ve İbrahim Tatlıses bu yüzlerce kişiden yalnızca biridir. İbrahim Tatlıses bu çıkışlarıyla bir yandan efsanesini canlı tutmuş, diğer yandan bu şehrin sessiz yığınlarının sesi olmuştur.

Fakat coğrafyaya yabancı olan elitler için bu durum yalnızca Tatlıses’e mahsusmuş gibi algılanmıştır. Onun yükselişe geçtiği dönemde, “Telekomünikasyon” kavramını dilinden düşürmeyen Özal, Türkiye’ye çağ atlatıp zihinsel devrim yaparken, Tatlıses de göçlerle büyük şehirlerin varoşlarını dolduran, ama onun gibi yükselemeyen kenardakilerin sözcüsü ve tesellisi olmuştur.

Tabi bunda Tatlıses’in zamanı ve şartları çok iyi okuması, bilgisizliğine rağmen büyük laflar etmesi ve sezgisinin payını unutmamak gerekir.

İnsan Yaşadığı Yere Benzer

İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret (Müzik #3)
İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret

Bir insanın şehre, şehrin insana benzemesi ve coğrafya-insan ilişkisine en güzel örnek sanırım İbrahim Tatlıses ve Urfa olabilir. Zira İbrahim Tatlıses; oturması, kalkması, konuşması, esprileri, yaşantısı hatta o içli ve güzel sesiyle türkü çağırmasıyla tipik bir Urfalının bütün özelliklerini üzerinde taşır.

Sıcak Urfa toprağının yağız yüzlü çocuğu İbrahim Tatlıses, mağarada doğdum derken Urfa’nın kenar mahalle özelliğini üzerinde taşıdığını, yoksulluğunu ve bu yoksullukla övündüğünü belirtir.

Urfa türkülerinin birçoğunda sevdiğine ya fakirlik yüzünden kavuşamama, ya gizli sevda vardır. Örneğin sevdiği kıza âşık olur, alamaz üzüntüsünden vereme yakalanır, tipik Türk filmlerinde olduğu gibi trajik sona ulaşır.

“Kahverengi olur da bu Urfa’nın evleri / Verem oldum yar elimden gideli” der ya da fakirlikten sevdiğine alamaz Çünkü bu coğrafya alışkındır acıya, kedere, ıstırap ve ölümlere. Bekir Yıldız’ın deyişiyle: “sevdiği için ölür, yaşamak için öldürür.”

Tatlıses’in sanat hayatına atıldığı günden bu yana kaderi hep bu çizgide gitmiştir. Hayatın acımasızlığı karşısında direnmiş, sevdiğinin önünde ise eğilmiştir.

Geleneklerin, katı kuralların ve sevmenin ayıp olduğu Urfa toplumunda tatmin olmayan yanlarıyla yıllarca kadın açlığı çeken İbrahim Tatlıses, adını duyurmasının hemen ardından düşüp kalktığı kadınlarla yer almıştır gazete sütunlarında.

Arap babadan, Kürt anneden doğma, yerli Urfa kültürüyle beslenen, ilkokul mezunu dahi olmayan bu kenar mahalleli melez çocuğun kitlelere vereceği iki şey vardır. Güzel türkü çağırmak ve şehrinin kendisine verdiği içtenlik ve samimiyeti paylaşmak.

Çünkü onun genlerini oluşturan Urfa, bir yanıyla güçlü bir dini kimliğe, binlerce yıllık tarihe ve kültüre sahiptir. Başka bir yanıyla işret alemlerinin, sıra gecelerinin mağaralarda yatı gecelerinde gazel ve türkülerin söylendiği ehli keyif bir yaşam.

Şehrin bu ulvi ve süfli yönünün bütün veçhelerini Tatlıses’in sanat hayatında görmek mümkündür. Urfa müziğinin güzelliği onun dilinde daha bir başka yankılanması, gerçekte onun nasıl bir müzik ortamından geldiğinin göstergesidir.

Örneğin işret âlemlerinin süfliliği onun hayatında içki, kumar ve kadınlara olan düşkünlüğüyle dışa yansır. Cemal Süreya’nın o güzelim tespitiyle: “parası vadesiz hesapta durur. Hisse senetli lumpen. Kadını kümes hayvanı olarak görür.”

Show’larında ki şakalarını bile doğduğu şehrin nüktedan yapısından alır. Zira Urfa argosu ve nüktesi güçlü olan bir şehirdir. Onu Türkiye sesiyle sevmiş ama o Show’uyla avama, yanık türkü ve gazelleriyle aydınlara seslenmiştir. Bu yönüyle bile iki Urfa’yı sembolize etmekten geri kalmamıştır.

Şehrin “İbrahim” ile “Nemrut” mücadelesinin yukarıda belirttiğimiz gibi sembolik anlamı vardır ve bu sembolden hareketle şehir kendini İbrahimî görür. Tarihsel bir hakikat olarak da şehrin kurucu kralı Nemrut’tur.

Dolayısıyla bu iki güç tarih boyunca bu topraklarda çatışmıştır. Tatlıses bir yandan Fuzuli ve Yaşar Nezihe, Nâbi’den “sakın terk-i edepten” diye başlayan gazeller ve filmlerinde okuduğu mevlitlerle mistik ve İbrahimî Urfa’yı, “dam üstünde un eler tombul tombul memeler” türküsüyle de bohem/Nemrudî Urfa’yı dile getirir.

Böylece insan ve şehir ilişkisi okuduğu türküler başta olmak üzere birçok noktada kendini gösterir.

O Türkiye’nin kültürel ve siyasal hayatıyla birlikte yükselip-alçalırken, bazen hemşerisi Yılmaz Güney gibi ideolojik takılmış, onun oynadığı filmleri yeniden oynamış, bazen de “Türkiye’ye babalığı ilk ben getirdim” diyerek övünen hemşerisi İnci Baba gibi mafyalığa özenmiştir.

Bu yüzden müzik ve sanat hayatı kavga ile geçmiştir. O dönemde pirim yapan kabadayılık geleneği içinde kendinibbulmuştur. Elinden tuttuğu bir çok sanatçının bir anda şöhret olmasında payı azımsanmayacak kadar büyüktür.

O bütün bunları yaparken, Yılmaz Güney’in Çirkin Krallığını aştığının göstergesi olarak kendini “imparator” ilan etmiş, bu yüzden elinin altından geçen tüm şöhretlerin sonradan mevziiyi terk etmesine dayanamamış ve racon neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır.

İşin ilginci tehditlerini dahi Urfa’nın isotu ve çiğköftesi üzerinden yapmış “sizi çiğ köfte gibi yoğururum” diyerek Türkçeye yeni bir deyim kazandırmıştır. Özgüvenini ve gözü perkliğini Urfa’nın kenar mahallesi Kamberiye’de geçen çocukluk ve gençlik yıllarına borçludur.

Onun sahnelerde fırtına gibi esmesinde bu mahallenin ruhunda bıraktığı izdüşümleri görmek mümkündür. Ciğer kebabı satan babanın inşaat işçisi oğlu olarak bulunduğu yere nasıl geldiğini kendisi dahi bilemeyen bu tipik Urfalı, durumu dini motiflerle süsleyip kadere sığınmaktan kendini alamaz.

“Bana taht değil, baht verilmiş, nereden bilecektim Urfa’dan kalkıp Türkiye’nin en meşhur insanı olacağımı” diyerek, her Urfalı gibi kaderciliğe sığınmış, tevekkülü olduğunu göstermiştir.

Kıro’luk ile sanatçılığı şahsında özdeşleştirip kendi imajını kendisi çizen, kendine mahsus bir karizma yaratan İbrahim Tatlıses; hoşsohbetliği, alçak gönüllüğü ve doğduğu ikliminin verdiği sıcaklık ve sevecenlikle kitlelerle olan bağını kaybettirmeden uzun yıllar sürdürmüştür.

Şöhretin zirvesine çıkan ve aralıksız otuz kusür yıl güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen artık bir fenomen olan Tatlıses’e; “Tatlıses’i İbrahim Tatlıses yapan şey nedir?” diye sorsanız hiç kuşkusuz Urfa’dır diye cevap verecektir. Zira Urfalılık onun etine kemiğine bürünmüştür.

Çünkü farklı gırtlak yapısı, Arap, Türk, Kürt, karışımı tiz sesi, şivesi, nüktedan konuşmasıyla ekranların eskimeyen yüzü, sanki binlerce yıllık Urfa’nın geleneksel kadim kültürünün devamcısı gibidir. Urfa’da lir çalan Orfeus’un, Miladi ikinci yüzyılda yaşayan müzisyen Bardaysan’ın, dahası İhvan-ı Safa’nın ve Osmanlının kucaklayıcı çoğulcu ruhunun takipçisi olmuştur.

Uzak Doğu’dan Balkanlara, Kafkaslardan Afrika ve Avrupa’ya kadar yedi kıta, dört iklimi sesiyle kuşatmasının gerisinde bu ruh yatmaktadır. O kucaklayıcı ve kuşatıcı gücünü Urfa toprağından alır. Henüz şöhreti yakalamadığı yıllarda İbrahim Tatlıses, Urfa’da türkü çığıracak sahne bulamadığı söylenir.

Urfa’da kendini ispat etmek için sayısız arayışlara girmiştir. Harran Kapı’da Kahveci Yasin evinde sıra gecesi yapılacak, kaset doldurulacak.

Dönemin ünlü mahalli sanatçıları Seyfettin Sucu, Kadir Sema, Ali Çini Mehmet, Aziz Çekirge gibi isimler bir arada. İbrahim Tatlıses de türkü okumak istiyor, İzin vermiyorlar, oturup ağlıyor.

Bazen Urfa’nın bir ilçesinde vereceği konser için mazot bidonlarını bir araya getirip üzerine tahtalar döşeyip sahne yaptığı, bazen de konser çıkılan bir salon veya sinemada tek bir türkü okumak için ne diller döktüğü olmuştur. Hatta sahneye çıkarken giyecek elbisesi olmadığı için emanet elbiselerle çıkıp türkü söylediği anlatılmaktadır.

Urfa’nın, İbrahim Tatlıses gibi istisna ve güzel bir sesi keşfetmemesi düşünmek ancak hayal olabilir. Zira o dönemde oldukça güzel bir sese sahip Tatlıses’in görmezden gelinmesi, Tatlıses’in değil, şehrin bir eksikliğidir ve bunun iki nedeni vardır; birincisi İbrahim Tatlıses çapında birçok sanatçının varlığı, ikincisi ise kıskançlık olayıdır. .

“O mâhiler ki, derya içinde deryayı bilmezler” sözünün bir tezahürü olarak Urfa’da Tatlıses’i fark edememişlerdir. Çünkü o dönmede Tatlıses gibi güzel sese sahip o kadar çok mahalli sanatçı vardır: Tatlıses’in yakaladığı imkânı onlar yakalamış olsaydılar hiç kuşkusuz onlar da büyük şöhret olabilirlerdi.

Örneğin bir Seyfettin Sucu, bir Abdurrahman Kepekçi, bir Eyüp Sabri ondan geri kalmayan sanatçılardır. Tabi Tatlıses’in bunlardan tek farkı melez bir sese sahip olmasıdır. Melez ses, zengin bir sestir. Mesela Urfalı olan Şivan Perver Kürt aksanıyla, Kadir Sema, Seyfettin Sucu Arap aksanıyla söyler.

Ama İbrahim Tatlıses o tiz ve melez sesiylebherkesi kuşatır. Urfa ağzıyla türkülerini söyler. Ondaki bu ses farkını anlayabilmek için Urfa’da müzik ortamında bulunmak ve şehrin müzik sesine, müzik kulağına sahip olmak gerekir. Urfa musiki ortamında büyümüş biri, Urfalı bir sanatçının okuduğu türküyü dinlediğinde, onun sesinden Türk mü, Kürt mü, Arap mı olduğunu anlar.

Bütün bunlara karşın İbrahim Tatlıses ne yapmıştır. Babasının yanında ciğer kebapçılığı yaparken türkü söylediğinde babası ona “oğlum bu sana ekmek yedirmez” demiş olmasına rağmen O kendi sesinin farkında olan biri olarak hep türkü söylemeyi sürdürmüştür.

Elazığ ilk plağını yapmış, Adana, Mersin’de sahneye çıkmış, İstanbul’da bir gazinoda türkü söylerken TRT kamerasına yakalanmış, yıllarca görmezden gelinen bu insan, sesiyle bir anda Türkiye’nin en şöhretli müzisyeni olmuştur.

Urfa Tatlıses’tir, Tatlıses Urfa’dır. Milli bir sanatçı gibi görülmesinin altında sesinin güzelliğinden daha çok Urfalıların ruhunu okşayan, şehri yücelten sözler söylemesinden dolayıdır.

0, Urfa’yı unutmamış, Urfalılık ile övünmüştür. Urfalı olmayı ayrıcalıklı görmüştür. Zaten Urfalı da kendini ayrıcalıklı özel ve biricik görmez mi? “Başka Urfa yok!” diyerek, dünyada Urfa farklığının altını çizer ve bununla övünür İbrahim Tatlıses de.

Fikir, edebiyat ve müzik ve edebiyatta şöhreti ülke sınırlarını aşmış üç Urfalı vardır; fikirde İbn Teymiyye, şiirde Nabi, müzikte ise Tatlıses’tir. İbrahim Tatlıses yalnız müzikle yetinmez; sinemacıdır, yönetmendir, senaristtir, oyuncudur, şovmendir!

Ama bütün bu özelliklerinin tümü sesinin gölgesinde kalmıştır. En güçlü yönü sesidir; o bunu bütün Urfalılar gibi çok ama çok iyi başarır. Aslında şöhretini sesine ve Urfalılığına borçlu olduğunun da farkındadır. Bu yüzden Urfalılığını sanat hayatı boyunca hiç mi hiç dilinden düşürmemiştir.

Beş yıldızlı otelde kebap yellerken de Urfalıdır Show yaparken de. Birçok Urfalıyı yanında bulundurur, sövüp sayar, içki içer, kumar oynar, dansöz oynatır, türkü çığırır. Kendini ancak böyle ifade edebilir.

Bütün şaşaasına şöhretine rağmen gözü yaşlıdır ağlar. Hatta şöhret ortamından sıkılır, nostalji yaşamak isterken; “keşke yine Urfa’da demircilik yapsaydım.” veya “Urfa’da dost meclislerinde bulunsaydım” gibisinden hasretini dile getirir.

Edip Cansever’in:

“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğilimine”

Dizelerindeki gibi adeta Urfa’nı havası, toprağı, suyu olur İbrahim Tatlıses. Plansız, programsız içinden geldiği gibi yaşar, keyfine düşkündür. Türkü söylemek her Urfalı gibi onun için zikirdir, duadır, dahası bir varoluş nedenidir.

Dikkatinizi Çekebilir:Umut Yılmaz Güney 1970 (Film #3)

Melez Ses Melez Kimlik

İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret
İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret

İbrahim Tatlıses üzerine kalem oynatan, kültürel, sosyal ve siyasal tahlil yapan birçok entelektüel ne yazık ki, onun yetiştiği şehrin sosyo-kültürel yapısını bilmediklerinden yanlış tespit ve tanımlamalar yapmaktadırlar.

Örneğin bu anlamda İbrahim Tatlıses üzerine yapılan en büyük yanlış, onun Kürt olduğu bilgisidir. İlginç olan Tatlıses’in Kürt olduğu üzerinde duranlar Türkçüler ve Kürtçülerdir. Türkçüler onu Kürt göstererek ideolojik bir kampa itip mahkům etmek isterken, Kürtçüler şöhreti üzerinden ideolojik propaganda yapmak istemektedirler.

İbrahim Tatlıses ise bunların dışında, olaylara kulak tıkayarak, gemisini yürütme çabası içinde olmuştur. Çünkü onun hayatı boyunca tek bir ideoloji olmuştur: zirvede kalmak! Ki, sanat hayatı boyunca davranışları, söylemleri ve duruşuyla bunu fazlasıyla göstermiştir.

Arap bir babadan, Kürt bir anneden doğan ve Urfa’nın yerli kültürüyle büyüyen Tatlıses’in ırksal anlamda onu sahiplenen Urfalılık dışında kendini ifade etme takıntısı yoktur. Ona kimliği sorulsa hiç kuşkusuz “Urfalıyım” deyip geçer.

Zira doğduğu şehir geçmişte Süryanice, Ermenice günümüzde ise Türkçe, Arapça, Kürtçe, Zazaca gibi birkaç dilin konuşulduğu bir yerdir ve bu şehirde Urfalılık bütün renkleri ve dilleri içinde barındıran bir olgudur.

Böylesine çok kimlikli, çok dilli bir şehirde yetişen bir insanın ırksal anlamda saplantısı olamaz. İbrahim Tatlıses bunu gerek özel hayatında gerekse sanat hayatında fazlasıyla göstermiştir.

O Arap olduğu halde Kürtçe türkü ve şarkılar okuyarak, yükselen kimlikler üzerinden Kürtlerin desteğini almış, Kuzey Irak’ta ise Türkçe-Kürtçe şarkı okuyup Türk Bayrağını öperek Türklerin sempatisini kazanmıştır.

İbrahim Tatlıses bir simge. Kürtlerin toplumsal yükselişinin simgesi diyen Can Kozanoğlu, popüler kültür üzerine çok yerinde tespitleri yapmasına karşın, nedense Tatlıses’in kimliği konusunda yanlışa düşmekten kurtulamamıştır. Zira o kendini Kürt kimliğinin simgesi olarak görmüş olsaydı Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, hemşehrisi Şivan Perver gibi marjinal bir söylem geliştirirdi.

Tabi olarak da hayran kitlesi belli bir kesimle sınırlı olurdu. Ama o, ideal olarak kendine şöhreti seçmiştir. Yetiştiği coğrafyanın sertliğinden olsa gerek zaman zaman Babalığa özenmiş olsa da hiçbir zaman ideolojik takılmamıştır.

Kendisinin şöhret basamaklarını tırmandığı 1980’li yıllarda Türkiye 12 Eylül askeri İhtilalin travmasını henüz üzerinden atamamış bir ülkedir. Türk aydını bırakın alt kimlik üst kimlik tartışmalarını, sıradan siyasi fikirleri dahi mizah yoluyla ifade etmek zorunda kalmıştır.

Onun zaman zaman Kürtçe türkü ve şarkı okumasının siyasi bir dayanağı yoktur, sadece ülkenin siyasi gidişatının sürüklediği bir vakadır. O, Urfa ağzıyla konuşur, Urfa ağzıyla türkü söyler.

Tatlıses’in ne Kürtçülük ne de siyasal bir kaygısı olmadığı halde kendini hep böyle görülmesine ses çıkarmamıştır. Zira onu zirvede tutan her şey mübahtır. Özal dönemidir, Türk-Yunan dostluğumu söz konusudur, hemen Atina konseri yapar, bir Yunanlı bir bayan sanatçıyı getirip filminde oynatır, barış elçisi olur.

Devlet politikası gereği olarak Kuzey Irak’a gitmesi gerekiyordur, gidip orada Kürtçe konser verir, ardından Türk Bayrağına sarılır hem Türklerin hem Kürtlerin gönlünü fetheder.

Romenler mi revaçtadır, bir dansöz bulup eğitir, yetiştirir, sahneye çıkarır. Kürt kimliği yükseliştedir; hemen Kürtçe bir şarkı patlatır. Araplar veya Yahudilerle sıcak ilişkiler mi geliştirilecek İbrahim Tatlıses Şam’da ve Tel Aviv’de Türkçe Arapça türküler okuyarak Arap ve Yahudilerin sempatisini kazanır.

O türküyle meşhur olmuş fakat arabeskin pirim yaptığını görüp arabesk parçalar okumuştur. Kandil gecelerinde salâvat getirip gözyaşları döker ve ardından ilahi okuyarak dindarlığını gösterir.

Gazze zor durumdadır; Show’unda milyonlarca yardım toplayıp Filistin’e gönderir. Hatta Gazze olayları için gözyaşı döküp hüngür hüngür ağlar.

Otuz yıl zirvede kalmanın yolunu çok iyi bilmiş, zaman ve zemini çok iyi kullanmıştır. Bu yüzden o oportünist ve karizmatik bir sanatçıdır. Bütün bunları yaparken Cemal Süreya’nın deyişiyle;

Önceden tasarlamaz. Her şey olup bittikten sonra doğal şeylermiş gibi algılar onları. Adam kandırma, kadın dövme, Kürtçe şarkı söyleme de öyle. Arabeskçilerin en bilinçsizi, ama en sezgilisidir.

Öfkenin Şöhreti Yahut Trajik Son

İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret (Müzik #3)
İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret

İbrahim Tatlıses bir kalleş kurşunla vurulana değin, yalnız sanat dünyasının değil, entelektüel dünyanın ve toplumun büyük bir kesiminin etkileyici objesi olmuştur.

Onun otuz-otuz beş yılı aşkın sanat hayatı, Türkiye’nin siyasal, sosyal ve popüler kültürüyle birlikte okunmalıdır. Varoşların büyük şehirlerdeki çilesini ve varoluş mücadelesini hayatından ilham alarak arabesk türküler ve filmlerle ortaya koymuştur.

Tanpınar’ın “Anadolu’nun iç romanı” dediği türküleri çığırarak halkın gönül diline tercüman olmuştur. Aşağılanan ve horlanan Anadolu’nun mutfağını Beyoğlu’na taşımış; Tatlıses Lahmacun ve kebap” lokantalar zinciriyle pizzaya karşı lahmacun ve kebabı sosyeteye kabul ettirerek post-modern bir eylem geliştirmiştir.

Onun hayatından ilhamla “Son Urfalı”, “Muhsin Bey”, “Şark Bülbülü”, “Ebuzer Kadayıf”, “Pizza- Lahmacun” filmleri çekilmiş, yüzlerce oyun ve skece konu olmuştur.

Şöhretinin ilk günlerinden bugüne kadar beyaz camın eskitemediği bir yüz olarak İbrahim Tatlıses, yakın dönem sosyal ve popüler kültür tarihimiz içinde üzerinde durulması gereken bir sanatçıdır.

Türkiye’nin son otuz-otuz beş yıllık toplumsal değişim ve dönüşümünü Tatlıses üzerinden okumak mümkündür. Mağarada doğmuş bir Anadolu çocuğu olarak tartışmasız en büyük “talihi” olan o müthiş sesi, kendisine İstanbul’un renkli hayatının kapılarını açmış ve bir Fatih edası kazandırmıştır.

Ona “talih” olan aynı ses, bugün gelmiş olduğu noktada “trajedi”ye dönüşmüştür. Sahnelere çıktığında sesiyle insanları mest eden, sahnedeki figürleriyle seyredenleri hayran bırakan bu adam için, sahneler artık varoluşunu bulduğu yer olmaktan çıkmış, trajedisinin yaşandığı yer olmuştur.

Bir zamanlar türkü söylerken yaptığı figürlerle adeta şiir yazmıştır. Öyle inanıyorum ki, dünyada sahne hareketleriyle ve türkü söylerken yaptığı figürlerle sesi ve vücudu bu denli ahenkli ve kendine yakışan ikinci bir kişi yoktur.

İbrahim Tatlıses kalleş bir kurşunla sesini kaybetmedi ama otuz yılı aşkındır süredir müzikle uyumlu ritimlerini kaybetti. Onun hayranları için belki de en hazin olan şey, artık onun sahnedeki hareketlerini görememektir. Zira Tatlıses’i, Tatlıses yapan ses ve figürdür.

Sesinden aldığı güç, nasıl ki kendisini zirveye taşımışsa, aynı ses vardığı sonuç itibariyle trajedi olmuştur.

Gücünü ve varoluşunu sesinden olan Tatlıses; ne yazık ki, sesinin güzelliğinin kendisine kazandırdığı şöhreti, olgunluk çağında kontrol edilememiş ve öfkeye dönüştürmüştür. Kontrol edilmeyen güç tehlike olduğunu unutmuştur.

Çocukluğumdan bu yana kendisini hayranlıkla izlediğim Tatlıses’in son zamanlarda özellikle Show’larında “hırçınlaşması”, ekranlardan parmağını uzatarak birilerini tehdit etmesi, şöhretin sınır tanımazlığının gelip dayandığı “öfke”yle sonuçlanmıştır.

İçimden keşke onu uyaran birileri olsaydı demiştim. Sanat tarihinin en büyük şöhretleri güçlü ruhları yetenekleri sayesinde zirveye çıkmış, adlarını altın harflerle yazmışlardır.

Aynı zamanda şöhretlerini besleyen yetenek onların düşüşlerinin nedeni olmuştur. Örneğin Nietzsche’nin ruhu ve zekâsı, onun büyüklüğü olduğu kadar, zayıflığıdır da. Onu yükseklere taşıyan ruh ve zeka daha sonra çıldırmasına neden olmuştur.

Türk sinemasının güzel yıldızı Cahide Sonku şöhretini güzelliği ve hırsından almış, aynı zamanda bu güzellik ve hırs onun hazin şekilde sokaklarda ispirto içerek ölmesine neden olmuştur.

Andre Suarez, “Üç Ölümsüz” adlı kitabında, Tolstoy’u tanımlarken; “Yumuşaklığın Şöhreti” başlığını kullanır ve ardından; “Büyük ve öfkeli adamlar aslında çok yumuşaktırlar. Onları diğerlerinden ayıran da budur. İştahlarının peşinden sürüklenen insanlar, şiddete boyun eğerler. Eğer onlar kendilerini şiddete teslim ederler ve korkuya meydan okuyacak gücü bulamazlarsa, hatta bu korku onlara zarar verirse, nefret etseler dahi, bu şiddeti başkasına yansıtırlar. Zira onlar, gücün marazi, batıl inancına sahiptirler. Böyle olanların kadınları da kendileri gibidir, erkekleri de hemen böyledir zaten. Şiddeti reddetmeyeler, şiddetin içindeki güce taparlar. Çünkü güç onları kamçılar ve onlar da bunun kurbanı olurlar. Öfkelerinden oluşan büyük kalabalık, taş yürekli insanlardan onlara hayranlık duyan kadınlar kadar, adaletsizlik arzusu gizliden gizliye pohpohlar ve yumuşaklıktan utanır. İşte böylesine büyük ve öfkeli adamların bu konuda ne kadar farklı oldukları ortadır” diye yazar.

Andre Suarez’in işaret ettiği bütün büyük adamlar bir yanıyla öfkeli, başka bir yanıyla yumuşaktır. Suarez’in belirttiği gibi “yumuşaklığın şöhreti” dediği şey, Tatlıses de öfkenin şöhretine tekabül eder. Çünkü gücün marazi batıl inancına sahiptir.

Bu bağlamda Tatlıses’e baktığımızda, sanat ve düşünce tarihinin büyük adamlarının entelektüel birikimine sahip olmayan okur-yazar, hatta kendi tabiriyle diplomasını askerden sonra almış biri olarak şöhretin hem aşığı hem celladıdır.

Sesini bilgiyle birleştirmiş olsaydı yalnızca sesiyle değil, müzik üzerine düşünceleriyle dünya müzik tarihinde adını yazdırabilirdi. Bu halkın gönlüne girmesinde, halka inmesinde bir avantaj iken, sanatsal ve entelektüel anlamda onun en büyük handikabıdır.

Allah vergisi sesi ve yeteneğini bilgi ve kültürle desteklemiş olsaydı sanırım, daha farklı bir Tatlıses portresiyle karşılaşmış olurduk. Zira o büyük yeteneğiyle sinemacı, yönetmen, oyuncu, senarist olmuş ama felsefesini yapamamıştır. O muhteşem melez sesiyle Ortadoğu’dan Balkanlar’a, hatta Amerika’ya kadar uzanmış, büyük bir şöhretin sahibi olmuş ama o sesin ve müziğin sanat felsefesini yapamamıştır.

O büyük bir girişimci olmuş; Tatlıses Lahmacun Lokantalar zinciri, otobüs firmaları, mağazalar zincirini kurmuş ama sahip olduğu servetin muhasebesini yapamamıştır. O Oxford’da okumamış, kenar mahalleli biri olarak büyük adımlar atmış, büyük işler yapmış ama güzel bir sona ulaşamamıştır.

O hayatının şarkılarını söylemiş sesiyle efsaneleşmiş ama mutlu bitirememiştir.

Her şeye rağmen iyi bir ses sanatçısıdır. Tipik bir Anadolu çocuğudur. Güzel ve naif bir ruhu vardır, bir uzun hava veya türkü sözüyle ağlayan, yufka yürekli ve merhametli biridir.

Gazze olayları sırasında yüreği Filistinli kardeşleri için çarpmış ve ardından İbo Show’da milyarlarca bağış toplayarak zor durumdaki Müslümanlara yardım gitmesini sağlamıştır. İçinde bulunduğu “Kurtlar Sofrası” onun naif yüreğinin katılaşmasına zaman zaman da öfkelenmesine neden olmuştur.

Telefonla katıldığı bir programda Saba Tümer ve Yaşar Nuri Öztürk’ün dini sohbetlerini kaçırmamaya özen gösterdiğini söylüyordu.

Orneğin kalleş bir kurşunla vurulmadan önce, daha çok dini programlar izlemiş olsaydı, öyle sanıyorum ki, özellikle son dönemlerdeki Show’larinda kullandığı öfkeli üslubun yerini daha yumuşak bir dil alabilirdi. Sahip olacağı bu gönül/din dili, kendisini öldürmeye gelenleri bile kendinde diriltir, etkileyebilirdi.

Belki de hem kendisi bu trajik durumu yaşamaz, hem de düşmanlarının öfkesini giderirdi. Kim bilir bu sanat dünyasının acımasız şartları, nice yufka yürekli insanları gaddarlaşmış, şöhretin öfkesine mağlup etmiştir.

Tatlıses’in tatlı sesinden mahrum bırakan kalleş kurşun, sanat dünyasının İmparator’unu öldürememiş ama sakat bırakmıştır. Tatlıses sahnede yalnızca sesiyle değil, fiziği, vücut dili, figürleri, Urfa ağzıyla konuşmaları, öfkesi, gözyaşlarıyla vardır.

Şimdi sahneler onsuz yetim, hayranları ise derin bir sessizlik içinde sesinin özlemini çekiyorlar. Öyle inanıyorum ki, sahne ve meydanlar ona kapalı olsa da gönüllerin meydanı açıktır.

Gönüller onun sesinin yankısı ya eski plak ve kasetlerinde dinliyor yahut ondan tekrar sahneye döneceği haberi bekliyor.

Kaynakça

Dipnot 1- Mağaranın Urfa ekonomik ve sosyal hayatında da önemli bir yeri vardır. Urfalılar haftasonları mağaralara eğlenmek amacıyla gider orada sıra gecelerinde olduğu gibi yemek yiyip eğlenirler. Ayrıca ekonomik yönden mağaraların şehir kültüründeki yeri ise, büyük rakamlara tekabül etmektedir.

1980 öncesi kaçakçılar için bulunmaz sığınak olan mağaralar, özellikle 1980 sonrası hayvan besicileri için ahir vaze görmüştür. Hayvanalık yapanlar, oldukça geniş ve derin olan bu mağaraları işgal etmiş, besicilik yaparak kazanç sağlamışlardır.

Bugün büyük paraların döndüğü bir yer olan mağaraların kira bedelleri oldukça
yüksektir. (Atlas Dergisi, Sayı 160, Temmuz 2006) Böylesine çok amaçlı kullanılan Urfa mağaralarını Türkiye’nin gündemine taşıyan hiç kuşkusuz Ibrahim Tatlıses olmuştur.

Dipnot 2- Gerçekte Urfada üniversite veya okul olmadığı için kimse okumamış değildir. 1900 yıllarda ittihatçı olduğu için Urfa’ya sürgün edilen İhsan Şerif Saru, bırakın liseyi, kız okulu kurmuş ama bu okulun eğitime devam etmesini sağlayamamıştır.

Kızların eğitilmesi ayıp ve günah sayılan bir anlayış vardır. İster erkek ister kız çocuğu olsun okula giden çocukların bozulacağından, gavur olacağından korkulur. Urfa kapalı toplumdur, henüz Cumhuriyetin okullarına adapte olamamıştır. Devletin açtığı okullara “gavur okulu” olarak bakılmaktadır.

Bu algıyı Yılmaz Güney bir filminde çok güzel işler. Kız çocuğu okula gitmektedir. Filmin kahramanı “Oku, cahil o… olmaktansa diplomalı o… ol” der.

Şehri yöneten köy ve şehir ağaları çocuklarını Diyarbakır, Antep ve Istanbul gibi şehirde okumaya göndermiş, halkın büyük çoğunluğu başta kız çocuklar olmak üzere çocuklanını okula göndermemişlerdir.

Başta köyler olmak üzere okulların açılmasını bilinçli olarak feodalite engellemiştir. Böylece dışarıda okuttukları çocuklan rakipsiz siyasi ve sosyal alanda at koşturmuştur. İşin ilginci Tanzimat Fermanının yayınlanışından on yl soara Urfa Tanzimat’ın kanunları ancak gelebilmiştir. Lise ise ancak 20. yüzyılın ortasında Urfa’da açılımıştır.

Dipnot 3- Ömer Platin 1947 Urfa Kamberiye Mahallesi Doğumlu, Kahveci Yasin’in yeğeni. Kahveci Yasin’in işlettiği ünlü bir kahve var. Bu kahvede birçok yeminli kaset doldurulmuş, Hüseyin Peyda’dan, Yılmaz Güney’e Nuri Sesigüzel’den daha birçok ünlü oyuncunun film çevirdiği mekan olmuştur. Şehrin hafızasında iz bırakmış önemli bir kahvedir.

Dipnot 4- Yusuf Dişli, Mustafa Dişli’nin oğlu. Mustafa Dişli Tatlıses’in filmlerinde oynamış yakın dostu. Urfalı, şair, oyuncu, hatip.

1- Vikipedi, İbrahim Tatlıses maddesi.
2- Hüseyin Güzel, Gap Gündemi Gazetesi, 2005
3- Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil, Adam Yay. İstanbul, 1980
4- Can Kozanoğlu, Cilalı Imaj Devri, S.41. İletişim yay. 2004
5- Cemal Süreya, S.277-278, 99 Yüz, Kaynak Yay. 1992

İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret (Müzik #3)
İbrahim Tatlıses: Şehir ve Şöhret

Hakkımızda
İletişim

Yorum yapın

Don`t copy text!