İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları

İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları (Eğitim #4)

İslam tarihi kelime olarak İslam’ın tarihi, yani İslam dininin tarihi manasına gelir. Bu anlamıyla, tarihinin sanki İslam dininin tarihini incelediği sonucu çıkarılabilir. İslam tarihi ilminin, İslam dinin ortaya çıkışından başlayarak dünyanın çeşitli bölgelerine yayılış serüvenini konu edindiği düşünülürse, bu tanım yanlış da olmaz.

İslam Tarihi İlminin Mahiyeti

İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları
İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları

Tarih kelimesi genel kabule göre Sâmî dillerinde ay anlamını da ihtiva eden “arh” kökünden gelmekte olup, bir hadisenin tarihi ve tasviri demektir.

Kavram Arapça’ya da aynı anlamda geçmiş olmakla birlikte, bu dilde tarih fikri, daha çok tarih ve ahbâr tabirleriyle ifade edilmiştir.

Avrupa dillerinde ise bu anlama karşılık gelmek üzere chronologie ve historie kelimeleri kullanılır. Terim olarak tarihe pek çok sosyal bilimci farklı anlam vermiştir.

Bunlardan “tarih geçmişin ilmidir” veya “tarih, geçmişi konu edinen ilimdir” ifadeleri pek çok tarihçi tarafından kabul edilebilir tanımlar olmakla birlikte, bunlar ne tarihi ne de tarih ilmini tarif edebilecek yeterliliktedir.

Müslüman tarihçiler de tarihe farklı bakış açıları sebebiyle farklı tanımlar getirmişlerdir.

Meselâ İbn Haldûn, bu ilmi, “tarih bir zamana veya millete ait olayların anlatımıdır” ve “tarih dünyanın mamur olmasının temelini teşkil eden insan toplumlarından, bu toplumlarda meydana gelen değişikliklerden, yani devletlerden, insanların yaşayışından, cemiyette meydana gelen diğer değişikliklerden bahseden ilimdir” şeklinde tanımlar.

Sehâvî ise tarihe, “olayların zamanlarını tayin ve tespit etmektir, konusu ise insan ve zamandır” şeklinde bir tarif getirir. Burada örnek olarak verilen tanımlar, bu kavramın ne kadar karmaşık olduğunu açıkça gösterir.

Esasında burada zikredilen tarifler, bu ilmi tam anlamıyla tanımlamak yerine, onun belli bir yönüne veya önemine işaret etmektedir.

Tarihi tanımlamanın zorluğu kabul edilmekle birlikte, bu kavram muhtevasında genelde iki farklı anlamın öne çıktığı görülür. Birincisi, geçmişte kalan olaylar bütünü, yani yaşanmış geçmiş; ikincisi ise bu yaşanmış geçmişi inceleyen ilimdir.

Başka bir ifadeyle tarih, geçmiş hakkında geleceğe aktarılan bilgiye, tarih bilimi de bu bilgileri kendine konu edinen, yani geçmişten gelen bilgiyi inceleyen ilim dalına ad olarak verilmiştir.

Bu açıklamaların ışığında tarihi, tarihçilerin geçmişi incelemeleri sonucunda yazdıkları olarak anlamak da mümkündür.

İslâm tarihi kelime olarak İslâm’ın tarihi, yani İslâm dininin tarihi manasına gelir. Bu anlamıyla, tarihin sanki İslâm dininin tarihini incelediği sonucu çıkarılabilir.

İslâm Tarihinin, İslâm dininin ortaya çıkışından başlayarak dünyanın çeşitli bölgelerine yayılış serüvenini konu edindiği düşünülürse, bu tanım yanlış da olmaz.

Ancak İslâm tarihi kaynaklarının muhtevası incelendiğinde, İslâm tarihinin İslâm dininin tebliğ, gelişme ve yayılış tarihinden ziyade, o dine mensup olan insanların -yani Müslümanların- genelde askerî ve siyasî faaliyetlerinin ele alındığı bir faaliyet olduğu ortaya çıkar.

Bu durumda İslâm Tarihi yerine Müslümanların Tarihi tabirinin muhtevaya daha uygun düstüğü görülür.

Üstelik İslâm tarihinin temel kaynaklarından kabul edilen Ebû Hanîfe ed-Dineverî (H.282/M.895), Yaʼkûbî (H 292 / M. 905), Taberî (H.310/M.922) Mes’ûdî (H.345/M.956) gibi tarihcilerden hiçbiri eserlerinin adında İslâm kelimesini kullanmamışlardır.

Belki bunun tek istisnası, zikri geçen tarihçilerden çok sonra yaşayan ve Islâm tarihiyle ilgili kitabına Tarihu’l-İslâm adını veren Zehebî (H.748/M.1347) olmuştur.

Bazı araştırmacılar Islâm Tarihi ile Müslümanların Tarihi kavramlarının aynı anlama geldiğini iddia ederler. İslâm tarihini eğer Hz. Muhammed’in (sav) risâlet görevini üstlenmesiyle başlayan ve onun hayatının sonuna kadar süren dönem olarak kabul edersek, bu iki tabir arasında herhangi bir farkın bulunmadığı ileri sürülebilir.

Zira bu süreçte ortaya konulan faaliyetler, vahyin murakabesi altında olduğu için hatalı bir uygulamanın gerektiğinde ilahî müdahale ile tashih edilmesi imkânı olmuştur. Ancak Hz. Peygamber (sav) dönemi sonrası için böyle bir durum söz konusu değildir.

Dolayısıyla İslâm tarihinin Hz. Peygamber’in (sav) vefatından sonraki dönemi, yani siyer muhtevası dışındaki zamanı için İslam Tarihi yerine Müslümanların Tarihi tabirini kullanılmak daha yerinde olur.

İslam tarihi alanında çalışan araştırmacıların bir kısmı idealist bir anlayışıyla, İslam tarihini hak ile batılın, tevhid ile şirkin mücadele süreci olarak tanımlamışlardır.

Bu düşünceye göre tarih, asırlar boyunca tevhidî tebliği temsil eden peygamberler ile şirk üzerine kurulu olan düzen ve hükümdar şahsiyetler arasındaki mücadeleden başka bir şey değildir ve bütün bu mücadele serüveni neticede İslâm tarihini oluşturmaktadır.

Dinî gayretlerin öne çıktığı bu tür bir tanımlama başlangıçta cazip gelebilir.

Eğer İslam tarihi, insanlığın başlangıcından itibaren devam eden ve Hz. Peygamber’in (sav) vefatıyla tamamlanan bir zaman sürecini ele alsaydı, yani sadece peygamberler tarihi olarak anlaşılsaydı tarih için bu tanım kabul edilebilirdi.

Ancak İslam tarihi muhtevası sadece peygamberlerin mücadeleleriyle sınırlı değildir. Öyle olsaydı, İslâm tarihinin Hz. Peygamber’in (sav) vefatıyla sona ermesi gerekirdi.

Hâlbuki elimizdeki tarih kitaplarında İslam tarihi süreci, risâlet görevinin tamamlanmasıyla kesilmeyip sonraki dönemleri de içine almaktadır.

Hatta tarih kitaplarında peygamberlerden bahseden kısımlar diğer bölümlere göre çok az yer işgal etmektedir.

Misâl vermek gerekirse, on cilt olarak telif edilen İslam tarihi kitaplarının (Taberî ve İbnü’l-Esîr’in eserleri gibi) en fazla iki veya üç ciltleri Hz. Âdem‘den Hz. Peygamber’in (sav) vefatına kadar geçen zamana tahsis edilmiş, geri kalan kısımları ise Rasûlüllah’tan (sav) başlayarak tarihçilerin yaşadıkları zaman dilimine kadar geçen sürece ayrılmıştır.

İslâm tarihini peygamberler ile onları yalanlayanlar arasındabgerçekleşen hak batıl mücadelesi olarak anlamak, Hz. Peygamber (sav) sonrası hadiselerinin izahını da zorlaştırmaktadır.

Çünkü İslâm tarihinde peygamberin yokluğunda meydana gele olaylarda -özellikle her iki tarafta da Müslümanların yer aldığı mücadelelerde- hakkı kimin, batılı kimin temsil ettiğini tespit kolay değildir.

Mûsâ ile Firavun ve Hz. Peygamber (sav) ile Ebû Cehîl’in mücadelesinde hak-batıl düalitesinin bir mahzuru olmaz. Ancak, Cemel, Siffin, Merc-i Râhit, Dandanakan, Otlukbeli, Çaldıran, Ridâniye savaşları gibi her iki tarafta da Müslümanların bulunduğu mücadeleleri bu anlayışa göre nasıl değerlendirmek gerekir?

Bu önemli tarihî hadiseleri hak-batıl mücadelesiyle açıklamaya kalkmak, tarihçiyi olayları izah ve tasvir etme makamından, hüküm verme makamına (hâkim) taşıması kaçınılmazdır.

Oysa tarihçi ne hâkimdir, ne de tarih bir mahkeme sahnesidir. Adalet sisteminin en önemli aktörü olan hâkimin görevi önüne gelen davayı sonuçlandırıp kesin ve bağlayıcı bir hüküm vermek iken, tarihçinin görevi ise sadece geçmişte olanları açıklamaya çalışmaktır.

Buna göre tarihçiliği, yani geçmişteki olaylara izah getirmeyi bırakıp hüküm vermeye kalkanlar, rol çalarak kendilerini hâkim yerine koyanlardır.

Hâlbuki onların, haklarında hüküm vermeye kalktıkları insanlar çoktan dünyayı terk etmişlerdir, dolayısıyla verilen hükümler anlamsız kalır.

Böyle olduğu içindir ki, tarih konusunda mahkeme kuranlar, esasında yargıç olamamakta, sadece belli inancın veya siyasî düşüncenin fanatik savunucusu haline dönüşmektedirler.

Böyle bir durumda karşımıza ideolojik tarih anlayışını çıkarır.

Görüldüğü gibi İslâm tarihini peygamberlerin mücadelesinden yola çıkarak tevhid-şirk zıtlığı ile izah etme anlayışı, tarihte bütün rolü ve etkinliği belli şahıslara yükleyen, toplumun geri kalanını ihmal eden bir tarih fikrini gündeme getirir ki, bu bakış açısı artık bilimsel anlamdaki tarih faaliyetlerinde önemini kaybetmiş durumdadır.

Artık tarihte kişiler ve yaptıkları üzerine odaklanmaktan ziyade, vak’alara önem vermek gerektiği unutulmamalıdır. Zira tarihçilerin en büyük yardımcıları tek tek şahıslar değil, zamana şekil veren olaylardır.

İslam tarihi alanıyla ilgili telif edilen ilk eserlerin muhtevası başlangıçta sadece Rasûlüllah’ın (sav) hayatıyla (siyer-i nebî) sınırlı kalmıştır.

Daha sonra muhteva genişlemiş, tarihçiler eserlerinin baş kısmına Hz. Peygamber’den (sav) önceki insanlık tarihini -ki bu bir çeşit peygamberler tarihidir (kısas-ı enbiya)-, sonuna da Rasûl-i Ekrem’den (sav) sonraki dönemleri de dâhil ederek genel İslâm tarihinin, yani dünya tarihinin ilk örneklerini vermişlerdir.

Daha sonraki Müslüman tarihçiler de, eserlerini benzer anlayışla telif etmişler, İslâm tarihini, başka bir deyişle Müslümanların siyasî geçmişini insanlık tarihiyle bir bütün halinde takdim etmişlerdir.

Bu sebepledir ki, onlar kitaplarına dinî ve yerel değil, insanî ve evrensel isimler vermişlerdir.

Ebû Hanîfe ed-Dineverî (el-Ahbâru’t Tivâl), Taberî (Tarihu’l-Umem ve’l- Mülük), Mes’ûdî (Mürûcü’z-Zeheb), Ibnü’l-Esîr (el-Kâmil fi’t-Tarih), İbn Kesîr (el-Bidâye ve’n-Nihâye) Ibn Haldûn (Unvânu’l-İber), İbn Miskeveyh (Tecâribüi’l-Ümem) vb. eser adlarına bakıldığında, önceki müverrihlerin tarihe günümüz Islâm tarihçilerinden daha genel planda baktıkları açıkça görülür.

Hatta ilk Müslüman tarihçiler bu konuda Batılı meslektaşlarına da öncülük etmişlerdir. Nitekim Halîfe b. Hayyât (H.240/M.854) ve Ya’kûbî (H.292/ M.905) gibi Müslüman tarihçiler asırlar önce dünya tarihinin ilk örneklerini sunmuşlardır.

Hâlbuki Batı dünyasında Hz. Âdem‘i insanlığın başlangıcı olarak ele alan evrensel tarih anlayışı ancak 1679 tarihinde Fransız piskopos Bousset tarafından yazılan Evrensel Tarih Üzerine Nutuk isimli kitapla başlar.

Gerçek böyle olmakla birlikte, Müslüman tarihçilerin evrensel bakışları zamanla içine kapanma sürecine girmiş, onlar ya önceki tarihlerin özetlerini yazmakla yetinmişler, ya da daha çok bölge, şehir veya tarih telifine yönelmişlerdir.

Bunun yanısıra zamanla tarihin alanını daha da daraltılarak yerel ve bölgesel tarih yazıcılığı başlamış, üstelik tarih, dinî ilimlerden biri olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

Anlayış değişikliği kaçınılmaz bir şekilde genel anlamda tarihi, özel anlamda da İslâm tarihini kelâm, fikıh, tefsir gibi dini ilimlerden biri haline getirmiştir.

Bunun bir neticesi olarak tarih, bir taraftan kelâmın, diğer taraftan hukukun, hatta ahlâkın konusu gibi incelenmeye ve açıklanmaya çalışılmıştır.

Nitekim yakın zamana kadar Müslüman âlimlerden bir kısmı İslam tarihi problemleriyle ilgilenmeyi, itikadî bir mesele olarak telakkî etmişler, bu konularda fikir beyanını İslâm akaidi hakkında görüş açıklamakla bir tutmuşlardır.

İslâm tarihini dinî bir ilim kabul edenler, bunun yansıması olarak tarihî meseleleri bir fıkıh mevzuu şeklinde ele almaya, politik niyetle gerçekleştirilen faaliyetleri ictihad kavramıyla açıklamaya çalışmışlar, başka bir ifadeyle siyasî muhtevalı hadiselere hukuk penceresinden bakmışlardır.

Oysa gerek konu, gerek araştırma metodu, gerekse sonuca ulaşma açısında tarihle hukuk birbirinden tamamen farklı disiplinlerdir. Dolayısıyla İslâm tarihindeki olayları fıkhî metod takip edilerek ictihadla açıklamak mümkün değildir.

Çünkü fıkhî ictihad bir inşa, bir hüküm ortaya koymak, tarih ise geçmişi ve geçmişte olanları haber vermek, olgu ve olayları takdim ve tasvir etmektir.

Öte yandan, geçmişteki hadiselere şu veya bu nedenle iştirak edenler, bu faaliyetlerini bir ictihad konusu değil, siyasî bir tercih olarak gerçekleştirmişlerdir.

Ayrıca yine unutulmamalıdır ki, onların olaylara müdahil olmalarının tek sebebi sevap kazanmak da değildir. Tarihteki kahramanların yaptıkları şey, içinde bulundukları şartlarda siyasî ve şahsî tercihleriyle hareket etmektir.

Bütün bunların ötesinde, Müslümanların dâhil oldukları hadiselerin sadece ictihad, sevap-günah anlayışıyla ele alınması, tarihçinin gayretini, geçmişteki olaylarda kim ne kadar sevap aldı çizelgesini tutma ameliyesine indirger.

Böyle bir anlayışın da binlerce yılda oluşturulmuş tarih birikimini anlamsız ve faydasız bir malumat yığını haline getireceği açıktır.

Kelâm, fıkıh gibi dinî ilimlerin metodları kullanılarak ortaya konulan tarih yorumlarının bütün insanlığa hitap etmesini beklemek mümkün olmaz.

Bu sebeple Islâm tarihini aynen ilk Müslüman tarihçilerin yaptıkları gibi, sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı muhatap alır hale getirmek, yani tarihi yerel ve dinsel olmaktan kurtarıp evrensel boyutta ele almak gerekir.

Nitekim tarih felsefesinin kurucusu kabul edilen Ibn Haldûn (H.808/M.1406), tarihi dinî bir ilim değil, beşerî, insanî bir ili olarak görmüş, tarihle ilgili düşüncelerini bu anlayış üzerine bina etmiştir.

Eğer Müslüman tarihçiler, Ibn Haldûn’un ortaya koyduğu bu tarih anlayışını ihya etmezlerse, onların tarihçilik adına insanlığa hitap eden ilmî eserler meydana getirmeleri mümkün değildir.

Bunun tabiî sonucu ise dünyanın, hatta pek çok Müslümanın İslâm tarihini yabancı tarihçilerin ekseriyetle keyfi ve art niyetli değerlendirmelerle yazdıkları kitaplarından öğrenmeye devam edecek olmalarıdır.

Müslüman âlimlerin müsteşriklerin eserlerine yazdıkları veya yazacakları reddiye türünden kitaplara gelince, bunlar tepki boyutlarını aşamayacağı için pek bir tesir de icra edemeyecektir.

Bütün bunlardan dolayı, İslam tarihi çalışmalarını içe dönük mesaj kaygıları taşıyan ve menkıbe sınırlarını aşamayan çalışmalar olmaktan kurtarmak, bunun yerine bütün İslâm tarihi konularını bilimsel bir anlayış çerçevesinde yeniden ele almak; gerek siyer, gerekse İslâm tarihi mevzularında sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa hitap edecek eserler meydana getirmek Müslüman tarihçilerin öncelikli görevidir.

Dikkatinizi Çekebilir: Osmanlı’da Vakıf Kültürü (Eğitim #3)

İslam Tarihi İlminin Doğuşu ve Gelişimi

İslâm tarihini resmî olarak Kur’ân’ın inzâl tarihi kabul edilen M. 610 yılından itibaren başlatmak mümkündür. Çünkü bu ilmin ilk kaynağı Kur’ân’dır. Müslümanların tarihle bağlantılı ilk önemli adımları da Kur’ân’ın yazıya geçirilmesidir.

Hz. Peygamber’in (sav) söz ve davranışları anlamındaki sünnet, İslâm tarihinin Kur’ân’dan sonraki ikinci kaynağı kabul edilir. Hz. Peygamber (sav), başlangıçta vahiyle karıştırılması endişesiyle hadislerin yazılmasına izin vermemiş, ancak bu ihtimal ortadan kalkınca yazıya ruhsat çıkmıştır.

Nitekim sahâbeden Abdullah b. Amr b. el-Âs (H.65/M.685), Allah Rasûlü’nden (sav) aldığı izinle es-Sahîfetü’s-Sâdıka adını verdiği bir hadis risâlesi kaleme almıştır. Daha sonra da Ebû Hüreyre (H.58/M.678), Enes b. Mâlik (M.91/M.709), Abdullah b. Abbâs (H.68/M.687) da hadis kitabetine başlamışlardır.

Müslümanlar ilk dönemde Kur’ân ve hadislerin kaydedilmesinin yanısıra tarih ilmine de ilgi duymuşlardır. Esasında bu ilginin kaynağı yine bizzat Kur’ân ve hadistir.

Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanlara geçmiş ümmetlerin hayatlarını öğrenmek ve onlardan ders almak emir ve tavsiye edilmiştir.

Ayrıca yine Kur’ân’da Hz. Peygamber’in (sav) en güzel örnek olarak gösterilmiş olması, Müslümanların onun hayatının her detayını öğrenme ihtiyacı duymalarına sebep olmuştur.

Bu ve benzeri sebeplerle gerçekleştirilen faaliyetler sonucunda İslâm tarihçiliği adına kıymetli tarih bilgileri ortaya çıkmaya başlamıştır.

Buna ilave olarak Müslümanların farklı din ve kültürlerle karşılaşmaları sonucunda, başka insan topluluklarının, özellikle de Ehl-i kitab mensuplarının tarihe dair malumatı da onların tarih birikimine dâhil olmuş, sonuçta İslâm tarihinin kaynakları çoğalmış, konuları da genişlemiştir.

Ehl-i kitaba ait olan ve İsrailiyât adı verilen bilgiler, bilhassa Yahudi iken İslâm’a girmiş olan Ka’bu’l- Ahbar (H.32/M.652) ile Abdullah b. Selâm (H.43/M.663) kanalıyla Islam tarihi rivayetleri arasında yer bulmuştur.

Kaynakları zamanla artan Müslüman tarihçiler, siyer ve megazi tetkikleriyle başladıkları tarih yazıcılığını geliştirmişler, Halifeler Tarihi, Fetihler Tarihi, Tabakát Kitapları, Eski Arap Tarihi, Peygamberler Tarihi, Şehirler Tarihi, Sülaleler Tarihi, Ensâb Kitapları gibi birbirinden farklı muhtevalı özgün eserler meydana getirmişlerdir.

İslam tarihçiligğinin ilk örneklerini meğâzî ve siyer kitaları teşkil eder. Başka bir ifadeyle, İslâm tarihinin hadis disiplininden bağımsızlığını kazanmaya başlamasının ilk sonuçları meğazi ve siyer kitaplarıdır, denilebilir.

Meğâzî kelimesi “arzu, istek, savaşmak, savaş yeri” manalarına gelen “mağzâ” kelimesinin cem’i olup, bundan türeyen “gazve” ise “savaş” karşılığında kullanılmaktadır.

Meğâzî “gâzîlerin savaş menkıbeleri” anlamında olduğu gibi, gazveler manasındaki “mağzât” kelimesinin çoğulu şeklinde de kullanılmıştır.

Teknik anlamda ise meğâzî, “Hz. Peygamber in (sav) her türlü askerî faaliyetleri” veya “bu faaliyetleri konu edinen kitaplar” demektir.

Siyer kelimesi “sîre”nin çoğulu olup “yönelmek, seyahat etmek” anlamlarına gelir. Istılahî olarak da “Hz. Peygamber’in (sav) bütün hayatını ele alan hâl tercemesi” demektir.

Tarifinde de ifade edildiği gibi, siyerin alanı meğâzîye göre daha kapsamlıdır. Daha doğrusu siyer, meğâzîyi de içine almaktadır.

Dolayısıyla Hz. Peygamber’in (sav) bütün hayatını konu alan rivayetleri bir arada toplayan risâle ve kitaplara siyer veya sîre adını vermek mümkündür.

İlk siyer ve meğâzî çalışmaları sahâbe nesliyle başlar. Fakatbonlar bu konuda müstakil kitap yazmamışlar, sadece buldukları malzemeleri bir taraftan düzensiz bir şekilde defterlere kaydederken, diğer taraftan da bildiklerini sonraki kuşağa şifahî olarak nakletmişlerdir.

Bu sebeple Siyer ve meğâzîye ait ilk eserleri yazmak Müslümanların ikinci nesli olan Tâbiûna nasip olmuştur.

Onlar, Hz. Peygamber (sav) zamanına ait bazı yazılı vesikalar yanında, ashâbdan kendilerine sözlü gelenekle intikal eden haberleri, hem nakletmeye hem de kronolojik esasa göre yazmaya başlamışlardır.

Bu tür telif faaliyeti Hicretin birinci asrında süratli bir gelişme göstermiş, bilhassa Emevîlerin sonu ile Abbâsîlerin başında ilk büyük siyer ve meğâzî eserleri ortaya çıkmıştır.

Zikri geçen dönemin en mühim simaları ise İbn Şihâb ez-Zührî (H.124/M.742) ile yazdığı Kitâbu’l-Meğâzî isimli eseri günümüze kadar ulaşan İbn İshâk’tır (H.150/M.767).

Müslüman âlimler, Hicrî II. asırdan itibaren Hz. Peygamber’in (sav) savaşlarından bahseden eserlerin yanında, onun bütün siyasî, dinî, askerî, hatta şahsî faaliyetlerini içine alan siyer kitapları yazmaya da başlamışlardır.

Bu tür eserlerin en meşhuru ise İbn İshâk‘ın rivayetlerini de içinde barındıran İbn Hişâm’ın (H.218/M.833) es-Siretü’n-Nebeviyye’sidir.

Bu ve benzeri siyer kitapları, konularını Hz. Muhammed’in (sav) peygamberlik tarihi olan Miladî 610 yılı ile başlatmayıp, onun risâlet öncesi hayatını da eser muhtevalarına dâhil etmişlerdir.

Hatta bununla da iktifâ etmeyerek, kitaplarında ilk konu olarak Hz. Peygamber’in (sav) atalarından bahsetmişler, babasından başlayıp önce Adnân’a, oradan Hz. İsmail’e (as) nihayet Hz. Adem’e (as) kadar soy silsilesini sıralamışlardır.

Böyle olunca da teorik olarak siyerin başlangıcı Hz. Adem’e (as), yani insanlığın başlangıcına kadar götürülmüş olmaktadır.

Ancak siyer müellifleri, eserlerinde bir peygamberler tarihi faslı açmayıp, sadece Hz. Peygamber’in (sav) Hz. Âdem’e (as) kadar ulaşan şecere silsilesini vermekle yetinmişler, daha sonra da özet bir şekilde onun yakın atalarını, başta Mekke olmak üzere soyunun yaşadığı bölgenin ve çevresinin tarihî ve coğrafi hususiyetlerini aktarmışlardır.

Böyle olmakla birlikte, başlangıç noktasını en azından neseb sıralaması yoluyla Hz. Âdem’e (as) kadar ulaştırmış olmaları sebebiyle siver kitapları daha sonra teşekkül edecek olan umumî tarih eserleri için bir model olmuştur.

Müslümanlar arasında Hicrî ilk üç asırda siyer ve meğâzîden başka iki tür tarih yazıcılığı daha gelişmiştir.

Bunlardan ilki, Hz. Âdem’den başlamak üzere müelliflerin kendi zamanlarına kadar geçen dönem olaylarını aktarıp, buna yaşadıkları dönemin hadiselerini teferruatlı olarak ilave etme suretiyle yazdıları kitaplardır.

Bu türün en önemli temsilcisi olarak Taberî’nin (H.310/M.922) eseri Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk‘unu göstermek mümkündür.

Başlangıç döneminde gerçekleşen diğer mühim tarih yazımı faaliyeti ise biyografi mecmuaları şeklindeki tabakat kitaplarıdır. Bu eserler de umumî tarih kitapları gibi siyer çalışmaları örnek alınarak telif edilmiştir.

Zira tabakat kitapları önce Hz. Peygamber’in (sav) hayatını, daha sonra da onun ashâbından başlamak üzere tespit edilen tarihî şahsiyetlerin biyografilerini sunmuşlardır.

Bu türün en önemli temsilcisi ise İbn Sa’d’ın (H.230/M.845) et-Tabakâtü’l Kübra‘ sıdır. Müslümanların sadece askerî faaliyetlerini ele alan fütühât kitapları da ilk dönem eserleri arasında yer alır.

Bu kitapları muhtevaları itibariyle Hz. Peygamber’in (sav) askeri faaliyetlerini inceleyen meğâzî kitaplarına benzetmek mümkündür.

Futuhât kitapları türünün en mühim temsilcileri ise Vâkıdi’nin (H.207/ M.822) Futûhu’s-Şâm’ı, Belâzüri’nin (H.279/M.892) Futûhu’l- Buidân’ı ve İbn Abdilhakem’in (H.257/M.870) Futûhû Misr ve Ahbaruha isimli eserleridir.

İslâm tarihinin erken döneminde yazılan bir başka eser çeşidi Ensâb kitaplarıdır. Araplarda şifahî olarak devam eden soy ilgileri, bu çalışmalar sayesinde kaydedilmiş ve İslâm tarihinin en çok müracaat edilen kaynakları arasında yerini almıştır.

Bunlara örnek olarak İbnü’l-Kelbî nin (H.204/M.820) Cemheretü’n- Neseb’i, Zübeyrî’nin (H.236/M.850) Kitâbu Nesebi Kureyş’i ve Zübeyr b. Bekkâr’ın (H.256/M.870) Cemheretü Nesebi Kureyş isimli kitapları zikredilebilir.

İslâm Hukuku disiplininin önemli müracaat eserleri kabul edilen Harâc ve Emvâl kitapları da İslâm tarihçilerinin başvuru kaynaklarındandır.

Bunlar gerek Müslümanların, gerekse İslâm beldelerinde yaşayan gayr-i Müslimlerin malî hak ve sorumluluklarını konu edinen kitaplardır.

Özellikle fethedilen bölgelerin hukukî durumları ve buralardan alınacak harac ve cizyenin tespiti gibi konularda bu eserler mühim yer tutar.

Bu türün ilk akla gelenleri İmam Ebû Yûsuf’un (H.182/M.798) Kitâbu’l-Harâc’ı ile Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm’ın (H.224/M.832) Kitâbu’l- Emvâl’idir.

İslâm tarihinin başlangıç döneminde tarih araştırmalarının vazgeçilmez kaynakları arasında kabul edilen şehir tarihlerinin ilk örneklerine de tesadüf etmek mümkündür. Tirmizi’nin (H.255/M.868) Tarihu Buhara‘sı bu konuda öncelikli olarak zikredilebilir.

Hicrî ilk üç asırda telif edilen eserler, bu tarihten sonraki dönemlerde yazılan kitaplara öncülük etmiştir. Bunların kaynakları da İbn İshâk, Vâkıdi, Ibn Hişâm, Ibn Sa’d ve Belâzürí gibi ilk dönem müellifleridir.

Daha sonra gelen tarihçiler, yukarıda saymaya çalıştığımız türlerde birbirinin benzeri tarih kitapları yazmışlardır.

Bunun yanında tarih telifine seleflerinden farklı bir bakış açısı kazandıran ve gelişen olaylara özgün yorumlar getiren müellifler de olmuştur. Sayıları az olan bu tarihçilerin başında (H.808/M.1406) yılında vefat eden İbn Haldûn gelir.

İslâm tarihçiliği İbn Haldûn ile birlikte ilmilik vasfı kazanmıştır. Onun tarih yazımına getirdiği en mühim yenilik ise, tenkit metodudur.

Tarih araştırmalarına tarih felsefesi konularını dâhil eden, olayları aktarmada rivayetin yanında dirâyeti de gündeme getiren ilk Müslüman tarihçi Ibn Haldûn’dur.

Bu anlamda 0, sadece Müslümanların değil, Batılı araştırmacıların da öncüsü kabul edilir.

İbn Haldûn’u orijinal hale getiren hususiyetlerinden biri de, yazdıklarını sadece rivayetlere dayandırmayıp, bizzat kendi müşahedelerine eserlerinde yer vermesidir.

İbn Haldûn’dan sonra da Müslüman tarihçiler pek çok eser telif etmişlerdir. Ancak bunlar, genel olarak önceki tarihçileri taklit eden, eskilerin muhtasarı veya şerhi kabilinden kitaplar olmanın ötesine geçememişlerdir.

Bu alanda tarih tenkidi hassasiyetiyle yazılan eserler, ancak XIX. Yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır.

Ahmed Emîn, Ahmed Cevdet Paşa, Mevlânâ Şiblî, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi gibi tarihçilerin kitaplarını buna örnek göstermek mümkündür.

Zamanımızda ise akademik çalışma mahsulü tez mahiyetindeki araştırmalar İslâm tarihi alanına nitelikli eserler kazandırmaktadır.

Dikkatinizi Çekebilir: Güzel Ahlak ve Sorumluluk Bilinci (Değerler Eğitimi #1)

İslam Tarihi İlminin Kaynakları

İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları
İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları

Tarihçi, geçmişi ancak geçmişten kendisine ulaşan kalıntılar ve kaynaklar sayesinde inceleyip tasvir edebilir. Kaynak ise araştırmacılara tarihle alâkalı bilgiler veren malzeme demektir.

Dolayısıyla insanı doğrudan veya dolaylı olarak ilgilendiren ve geçmişe ait olma özelliği taşıyan her şey tarihe kaynaklık edebilir.

Ancak bir malzemenin kaynak olabilmesi için, ya incelenilen devirde meydana gelmiş olması, ya da o devre yakın bir zamanda veya devrinin kaynaklarından faydalanılarak ortaya çıkarılmış olması gerekir.

İslâm tarihinin kaynaklarını ana kaynaklar ve müracaat eserleri olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Ana kaynak, incelenmek istenen dönemden kalan veya o dönemle ilgili olarak bize ulaşan bakıyye ve kayıtlar demektir.

Bunlar, gözle görülen bir eser, ayakta kalan bir bina, yazılı bir vesika veya telif edilmiş kitap olabilir.

Ana kaynaklar da kendi arasında esas ana kaynaklar ve yardımcı ana kaynaklar şeklinde ikiye ayrılır.

Esas kaynaklar, müelliflerin belli dönem hakkında kaleme aldıkları ve bu döneme ait olaylarla, zamanın kültürel şartlarını aktarmayı hedefleyerek yazdıkları kaynaklardır.

Bunun yanında eser sahiplerinin ilk planda tarihî hadiseleri aktarmak amacıyla yazmadıkları, ancak içlerinde doğrudan veya dolaylı olarak tarihle alakalı bilgilerin dağınık bir şekilde bulunduğu kaynaklar vardır ki, bunlara da yardımcı kaynak adı verilebilir.

Şiir divanları, sözlükler, fikıh ve mûsikî kitapları bu tür eserlerdendir.

İslâm tarihi çalışmalarında ana kaynakların başında Kur’ân-ı Kerîm gelir. Kur’ân, Miladî 610 yılından 632 yılına kadar 23 yıl boyunca nâzil olmuştur.

Bu sebeple bilhassa nuzûl dönemi tarihinin en önemli kaynağıdır.

Kur’ân’da Hz. Peygamber (sav) dönemindeki savaşlar, yapılan antlaşmalar, Yahûdi, Hıristiyan, müşrik ve münafıklarla ilişkiler, Hicret, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ sürecinde sosyal va ailevî ilişkileri vb. konularda pek çok bilgi vardır.

Kur’ân, İslâm tarihi araştırmacıları için sadece peygamberlik dönemi değil, aynı zamanda câhiliyye çağına da en yakın yazılı vesikadır. Zira bilhassa ilk inen âyetlerde Arapların geçmiş dönem tarihleri ve geleneklerine çokça atıf yapılmıştır.

İslâm tarihinin baş kaynağı şüphesiz Kur’ân-ı Kerim olmakla birlikte, bu kitapta geçmiş ümmetlerin ancak çok az kısmından bahsedilir. Zira Kur’ân bir tarih ve haberler kitabı değildir.

Burada anlatılan kıssaların asıl hedefi ise tarih malumatı vermekten ziyade, insanlık düşüncesini yükseltmek, muhatabı devamlı olarak karşılıklı sorular sormaya sevketmek, sürekli hakkı araştırmak, akıl sahiplerini doğru yola ulaştırmak için insanlığın tecrübe hulasasını takdim etmek, nihayet tarih hareketinin geçmişini, geleceğini, şimdiki zamanını kuşatan Allah’ın sonsuz ilmine işaret etmektir.

Kur’ân’da zikredilen konuları açıklamak, teşbih, istiâre gibi kapalı kavramları izah etmek veyahut Kur’ân ahkâmını ortaya koymak amacıyla yazılan tefsir kitapları da tarihe kaynaklık ederler.

Tarihçiler için bunların en meşhuru, kendisi de zamanda bir tarih bilgini olan Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî’nin (H.310/M.963) Tefsîrü’t Taberî ismiyle şöhret bulan Câmiu’l Beyân an Te’vili Ayi’l-Kur’ân isimli eseridir.

Esbâb-ı Nüzûl (âyet ve sûrelerden her birinin nâzil olduğu zamanda inişine vesile olan sebeplerden) ve Nâsih ve Mensûh (hükmün geçersiz olması sebebiyle neshedilen ve bunların yerine geçen âyetlerden bahseden eserler) çalışmaları da tefsir külliyatı içinde sayılır. Bunlar da tarihçilerin kaynaklarındandır.

Ana kaynaklar sıralamasında Peygamber’in (sav) sünneti ve sünnetin yazılı şekli olan hadisler takip eder. Hadisin kıymeti, onun, Kur’ân’ın özet olarak kaydettiğini tafsilatlandırması ve açıklamasından gelir.

Bundan dolayı Kur’ân’da ortaya konulanlara uygun olduğu takdirde hem din hem de tarih konusunda hadis öncelikli kaynaktır.

Hadislerde Hz. Peygamber’in (sav) hayatının tüm yönleriyle ilgili bilgiler, kısacası savaş ve barış zamanındaki tüm ayrıntılar bulunmaktadır.

İslâm tarihine kaynaklık eden pek çok hadis mecmuası bulunmaktadır. Bunların en önemlileri İmam Mâlik’in (H.179/M.975) Muvatta’ı, Ahmed b. Hanbel’in (H.241/M.855) Müsned’i, Dârimî’nin (H.255/M.868) Sünen’i, Buhârî’nin (H.256/M.870) Sahih’i, Müslim’in (H.276/M.889) Sahih’i, Ebû Dâvûd (H.275/M.889), Tirmizî (H.279/M.892) ve Nesaî nin (H.303/M.915) Sünen’leridir.

Kur’ân-ı Kerîm’i, İslâm tarihinin konuları içinde yer alan İslâm öncesi dönemin esas kaynaklarının başında câhiliyye devri eserleri gelir.

Câhiliyye edebiyatının çoğu kaybolmuş, ardından birçok kişi bir şiir veya sözü sahibinden başkasına nisbet ederek, ya da şair ve nesir yazıcılarının dilinden bir şeyler uydurarak câhiliyye edebiyatına ilaveler yapmıştır.

Buna rağmen câhiliyye şiiri tarih için mühim bir kaynak olma hususiyetini kaybetmez. Mufaddal b. ed-Dabbî’nin (H.170/M.786) el-Mufaddaleyyât; el-Asmaî’nin (H.216/M.831) el-Asmaiyyât; Ebû Temmâm’ın (H.231/M.844) Divânü’l-Hamâse‘si bu bahiste zikredilebilir.

Câhiliyye dönemi hayatı ana kaynakları arasında lugat kitapları da bulunur. Arap dili sözlüğü, dilsel ifadelerin anlamlarında coğrafi, tarihî, ilmî, amelî ve bediî bilgiler de ihtiva ederler.

Bundan dolayıdır ki Arapça sözlükler, dönemleri için mühim kaynaklardır. Büyük Arap kâmusları olan İbn Manzur’un (H.771/M.1369) Lisânu’l-Arab’ı, Firuzabâdi nin (H.817/M.1415) el-Kamusu’l-Muhit’i ve Murtazâ ez-Zebidi’nin (H.1205/M.1790) Tacu’l-Arûs‘u en fazla müracaat edilen sözlüklerdir.

İslâm tarihinin mühim kaynaklarından biri de coğrafya ve tarih kitaplarıdır. Hemdâni’nin (H.334/M.9045) Sifatu Cezîreti’l-Arab; Makdisi’nin (H.390/M.1000) Ahsenü’t-Teksim’i, Bekrî’nin (H.487/M.1094) Mu’cem Masta’cem’i; Yâkût el-Hamevi’nin (H.626/M.1229) Mu’cemu’l-Buldân’ı başta gelen coğrafya kitaplarıdır.

Mu’cemu’l- Buldân aslında çoğunluğu coğrafyaya ait bilgiler içeren bir ansiklopedi olmakla birlikte, içinde tarih ve edebiyata dair bilgiler, kültür ve medeniyete ilişkin değerlendirmeler de mevcuttur.

Araplar nazarında en önde gelen tarih kitabı, Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî nin Târîhu’r-Rusûl ve’l-Mülûk (veya Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk) isimli eseridir. Müellif, aynen tefsirinde yaptığı gibi ulaşabildiği bütün haberleri toplamış, ancak birkaç istisna dışında rivayetleri herhangi bir tercihte bulunmaksızın aktarmıştır.

Kendisinden sonraki genel tarih çalışmalarına da örneklik eden Taberî’nin bu kitabını muhteva açısından üç kısımda değerlendirmek mümkündür.

Birinci kısımda dünyanın yaratılması (kozmoloji), ardından da ilk insandan başlamak üzere insanlığın geçmişi anlatılır. Bu şekilde İslâm tarihinin muhtevası insanlık tarihiyle özdeş hale getirilmiş olur.

Eserin bu bölümüne Peygamberler Tarihi de denilebilir. Taberî ve takipçilerinin eserlerinin başlangıç kısımlarında Yahûdî ve Hıristiyan kutsal kitaplarından çokça istifade edilmiştir ki, buna Israiliyât adı verilmektedir.

Bu sebeple gerek Taberî nin, gerekse onu model alan sonraki tarihçilerin kitaplarının tenkide en mukavemetsiz olan kısımları başlangıç bölümleridir.

Târihu’l-Ümem’in ikinci kısmında Hz. Peygamber’in (sav) hayatı ele alınır. Onun soyu, ailesi, peygamberlikten önceki hayatı, peygamberliği, savaşları bir meğâzî ve siyer kitabı üslubuyla aktarılır.

Bu kısımlar umumi tarih kitaplarının en güvenilir yerlerini teşkil eder. Çünkü bu bölümler yazılırken, Kur’an ve Hadis’in yanında Hz. Peygamber (sav) dönemini konu alan siyer ve meğazi kitaplarına müracaat edilmiştir.

Taberî ve müntesiplerinin kitaplarının son kisımları, Hz. Peygamber’den (sav) sonraki dönemden başlamak suretiyle müelliflerin kendi zamanlarına kadar geçen dönemi ele aldıkları bölümlerdir.

Eserlerin bu kısımları, birinci bölümler kadar zayıf olmamakla birlikte, siyeri konu edinen ikinci bölümler kadar da güvenilir değildir. Ancak ilk kaynak olmaları sebebiyle bu tür kitapların en orijinal kısımları buralardır.

Mes’ûdî nin et-Tenbîh ve’l-Işrâf, Mürûcü’z-Zeheb ve Ahbâru’z-Zaman’ı, İbnü’l-Esîr’in el-Kâmil fi’t-Tarih’i, İbn Kesîr’in el-Bidâye ve’n-Nihâye’si de Taberî ile benzer hususiyetler arzeder.

İslâm tarihinin mühim kaynaklarından biri de edebiyat kitaplarıdır. İbn Kuteybe’nin (H.276/M.889) Uyûnu’l-Ahbâr’ı, Ebu’l-Ferec el-Isfahânî’nin (H.357/M.967) Kitabu’l-Eğânî’si ve Şihâbuddin en-Nuveyrî’nin (H.733/M.1332) Nihayetü’l-Ereb fi Funûni’l-Arab’ı Arap hayatını edebî ve ictimaî perspektiften tasvir eden edebiyat kitaplarının en önemlileridir.

Merzubânî’nin (H.368/M.979) Mu’cemu’s-Şuarâ’sı, İbn Sellâm el-Cümahî’nin (H.231/M.846) Tabakatu Fuhûli’ş-Şuarâ’sı, İbn Kuteybe’nin (H.276/M.889) eş-Şi’r ve’s-Şuara’sı ve Câhız’ın (H.255/M.868) el-Beyân ve’t-Tebyîn ile el-Hayevân’ı da bu tür eserlere ilave edilebilir.

İslâm tarihi kitapları içinde esas kaynaklardan başka bir de müracaat eseri adı verilebilecek ikinci tür kitaplar vardır ki, bunlar herhangi bir asrı konu edinen, ancak o asır geçtikten çok sonra yazılan metinlerdir.

Müracaat eserinin kıymeti, incelediği asra yakın telif edilmesiyle doğru orantılıdır. Bu kaynaklar esas olarak ikiye ayrılır:

Birincisi, kaybolmuş kitaplara dayanılarak ortaya çıkarılan eserlerdir. Meselâ Kitabu’l-Eğânî müellifi Isfahânî, eserinde, nakilde bulunduğu pek çok müellif ve kitabın adını verir. Fakat onun zikrettiği kitapların büyük kısmı günümüze kadar ulaşmamıştır. Bundan dolayı Kitabul-Eğâni ana kaynak görevi yapmakla birlikte, esasından müracaat eseri sayılır.

Daha doğrusu bu kitap, muhtevası gereği ana kaynaktır, fakat daha sonra yazıldığı için müracaat eseri sınıfına dâhildir. Müracaat kaynaklarının ikinci çeşidi ise Corci Zeydan’ın Târihu Adábi’l-Luğati’l-Arabiyye’si gibi, müelliflerinin elimizde bulunan ana kaynak ve müracaat eserlerine dayanarak yazdıkları derleme kitaplardır.

Câhiliyye döneminin siyasî, ictimaî ve fikrî tarihiyle ilgili müracaat kaynaklarının en muhtevalısı Cevad Ali’nin el-Mufassal fi Tarihi’i-Arab Kable’l-Islâm’ıdır. Müellif eserinde Yemen, Necid, Hicaz, Irak ve Şam’da câhiliyye tarihi hakkında geçmişte ve günümüzde ne söylendiyse kitabına almaya çalışmış, üstelik müsteşriklerin bu konudaki görüşlerini de bunlara ilave etmiştir.

Şüphesiz Cevad Ali’nin kitabı, araştırmacılar için bir çok tarih usûlü ve müracaat eserine başvurma ihtiyacı bırakmamaktadır. Her ikisi de Corci Zeydan tarafından yazılmış olan “Târîhu’l-Arab Kable’l-İslâm” ile Târîhu Temeddüni’l-İslâmî” nin birinci cildi de câhiliyye tarihine dair müracaat eserlerindendir.

Bunlara Muhammed Şükrü el-Âlûsî’nin (H.1270/M.1853) Bulûğu’l-Ereb fi Ma’rifeti Ahvâli’l-Arab’ını da eklemek mümkündür.

Dikkatinizi Çekebilir: 40 Maddede Müslümanın Özellikleri (Değerler Eğitimi #2)

Kaynakça

1- Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı.
2- Mustafa Zeki Terzi, İlk Siyer-Meğâzî Yazarları ve Eserleri.
3- İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrá, I-VII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır).
4- David Thomson, Tarihin Amacı. Salih Özbaran), İzmir 1983.
5- Siyer ve islâm Tarihi. (Sor Yayıncılık)
6- Abdullah Yıldız, Tarih Bilinci, İstanbul
7- Sehâvî, el-İ’lân bi’t-Tevbih Limen Zemme’t-Târih, Beyrut 1983.
8- Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, İstanbul 1996.
9- Sabri Hizmetli, İslâm Tarihçiliği Üzerine, Ankara 1991
10- Seyide Ismail Kaşif, İslâm Tarihinin Kaynakları ve Araştırma Metodları, (çev. Mehmet Şeker-Rıza Savaş-Ramazan Şimşek), İzmir 1997.
11- Josef Horovitz, Islâmi Tarihçiliğin Doğuşu, (çev. Ramazan Altınay – Ramazan Özmen), Ankara 2002.
12- Mustafa Fayda, “Siyer Sahasındaki İlk Telif Çalışmaları”, Uluslararası Birinci Islam Araştrmaları Sempozyumu, Izmir, 1985.
13- Mustafa Zeki Terzi, İslâm Tarih Yazarları ve Eserleri, Samsun, 1995.
14- İbn Haldun, Mukaddime.
15- TDV İslam Ansiklopedisi TABERÎ, Muhammed b. Cerîr. Mustafa Fayda.
16- TDV İslam Ansiklopedisi İBN HALDÛN. Süleyman Uludağ.

İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları
İslam Tarihi İlminin Mahiyeti ve Kaynakları

Hakkımızda
İletişim

Yorum yapın

Don`t copy text!