7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)

İslamiyet öncesi dünyanın genel durumu kabaca şöyle anlatılabilir: Hz. Peygamber’in (sav) yaşadığı Arap Yarımadası, 7. yüzyılın hareketli hayat alanlanından biridir. Her şeyden önce buranın sakinleri olan Araplar, çevrelerinde yaşayan başka milletlerle dini, ictimaî ve iktisadi münasebetler geliştirmişlerdir. Bu hareketlilikte bölgenin, doğu-batı istikameti ticaretinin kilit noktasında bulunmasının önemli rolü vardır.

İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu

O kadar ki, Arabistan’a Hindistan, hatta Çin’den tüccarlar gelmişlerdir. Dış dünya ile yoğun ilişkisi sebebiyle Yarımada’da gerçekleşen her hadise, doğrudan veya dolaylı olarak yakın çevre ile aynı anda daha uzak bölgelerdeki ülkeleri de etkilemiştir.

Dolayısıyla Hz. Peygamber’in (sav) yaşadığı bölgenin özelliklerinin zikrinden önce, Arabistan uzak çevresinin belirgin hususiyetlerini ortaya koymak gerekir.

ÇİN

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Çin)

Çin’in tarihi milattan önce 2000 yılına kadar ulaşır. Sülale hanedanlıkları tarafından yönetilen ülkede merkezi idarenin zayıfladığı dönemlerde mahallî devletçikler kurulmuştur.

Sık sık Türk boylarının hücumlarına maruz kalan ülkede uzun asırlar dâhilî kanışıklıklar hüküm sürmüş, Hz. Peygamber’in (sav) doğduğu yılların akabinde iktidarı ele geçiren kuzeydeki Sui hanedanı diğer küçük krallıkları yenerek siyasî birliğini tesis etmiştir.

Fakat bu hanedan daha hâkimiyetini sağlayamadan M.618 yılında yıkılmış ve yerini T’ang sülalesi’ne bırakmıştır. Bu sülale Türklerle gerçekleşen yoğun mücadelelerden sonra Türkistan’a girmeyi başarmıştır.

İslâmiyet’in ortaya çıktığı dönemde Çin’de iç karışıklıklar yeniden kendini göstermiş, ülkede Konfiçyünizm ile birlikte kurulan sosyal sistem çözülmeye başlamış, Hindistan’dan gelen Budizm de bu çözülmeye çare olamamıştır.

HİNDİSTAN

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Hindistan)

Hindistan’ın tarihi MÖ. 7000 yıllarına kadar uzanır. Asya’dan gelen Âriler ve Persler uzun zaman ülkeye hakim olmuşlardır. Daha sonra Maurya krallığı, ardından da sırasıyla Sungalar, Satavahanalar, Batı Hindistan’da Sakalar ve bölgede Budizm’in kuvvetlenmesini sağlayan Kuşanlar yönetimi ele geçirmişlerdir.

M. 330-540 yıllarında hüküm süren Grupta İmparatorluğu zamanında eski Hint medeniyeti en üstün seviyesine ulaşmıştır. Bu devlet VI. Yüzyılın başlarından itibaren kuzeyden Akhunlar’ın saldırıları sebebiyle M.540 yılında yıkılınca ülke siyasî birliğini yitirmiş, sonuçta Hindistan topraklarında birçok bağımsız devlet kurulmuştur.

Hz. Peygamber’in (sav) yaşadığı dönemde Thanesvar Kralı Harşa (M.606-647) özellikle Hindistan’ın kuzey tarafını kontrol etmiş, ardından da ülkenin tamamını birleştimiştir. Onun idaresi döneminde Hindistan halkı sükûnet içinde yaşamıştır.

Ancak onun ölümünden sonra siyasî birlik ortadan kalkmış, ardından meydana gelen iç çatışmaların sonucunda Hint toprakları üç ayrı idareye bölünmüş, bu da ülke içinde yeni çatışmalara zemin hazırlamıştır.

Hindistan başlangıçta Hinduizm’in etkisinde kalmıştır. Kast sistemini de yerleştirmiş olan Hinduizm’in inanç esasını oluşturan dünya hayatını terk etme anlayışı Hindistan cemiyetini perişan etmiştir.

Daha sonra gelen Buda, Hintlilerin bu anlayışını tashih etmeye çalışmışsa da eski inancı temsil eden Brahmanlık, zamanla Budizm’in getirdiği öğretiyi etkisiz hale getirmiş, bunun sonucunda Hindistan tekrar kargaşa dönemine girmiştir.

HABEŞİSTAN

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Habeşistan Etiyopya)

Habeşistan dünyanın en eski yerleşim bölgelerindendir. Ülkedeki krallık, Arabistan’dan gelen Sâmî asıllı Sebeîler tarafından kurulmuştur. Arabistanlı göçmenler zamanla bölgedeki hâkimiyetlerini daha da güçlendirmişlerdir.

Habeşliler, Yahûdiliği benimseyen Himyer kralı Zû Nüvâs’ın baskısından bunalan Hıristiyan dindaşlarının çağrısıyla Yemen’e bir ordu göndermişlerdir.

Arabistan’ın güney bölgelerini kontrol altına alan Ebrehe komutasındaki Habeşliler, Hz. Peygamber’in (sav) doğduğu yılda Kuzey Arabistan’a doğru harekete geçerek Mekke’yi işgal etmek istemiş, ancak hedefini gerçekleştiremeden geri dönmüşlerdir.

Orta Arabistan’daki bu başarısızlık, onların Yemen’deki håkimiyetlerine de menfi yönde tesir etmiştir. Nitekim kısa süre sonra Habeşliler, Sâsâníler tarafından Yemen’den çıkarılınca, Arap Yarımadası’yla bağlantıları kesilmiştir.

İslâmiyet’in ortaya çıktığı dönemde Habeşistan dâhilinde meydana gelen iktidar mücadeleleri de Habeşlilerin bu coğrafya ile irtibatlarını daha da zayıflatmıştır. Bununla birlikte Habeşistan, Mekkelilerin baskısından bunalan İlk Müslümanların bir kısmı için güvenli bir yurt olmuştur.

Dikkatinizi Çekebilir: İlk Müslüman Hazreti Hatice Validemiz (İslam #3)

DOĞU ROMA (BİZANS)

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Bizans)

Büyük Roma İmparatorluğu’nun doğu kısmını teşkil eden Anadolu, Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve Avrupa’da Tuna nehri’ne kadar olan bölgede (M.330-1450) yılları arasında hüküm süren Bizans İmparatorluğu, Hz. Peygamber’in (sav) dünyaya geldiği yıllarda Arap Yarımadası’nın doğusundaki Sâsânî İmparatorluğu ile büyük bir rekabete halindeydi.

İstanbul merkezli olarak VII. yüzyılda üç kıtada büyük bir coğrafyayı kontrol eden Bizans, merkezde taht kavgaları ve dâhilî karışıklıklar sebebiyle eski gücünü kaybetmiş, üstelik farklı mezheplere mensup vatandaşlarına uyguladığı ekonomik ve dinî baskılar, devletin tebea üzerindeki sosyal meşrûiyetini yitirmesine sebep olmuştu.

Kuzeyden gelen Avar ve Slav tehdidi, doğuda da Sâsânilerin yayılma politikası devleti neredeyse yıkılmanın eşiğine getirmiştir.

Nitekim Sâsânîler, M.611 yılında batı istikametinde ilerleyerek Suriye, Anadolu ve Mısır gibi önemli Bizans bölgelerini istila etmek suretiyle İstanbul yakınlarına kadar ulaşmışlardır. İmparator Herakleios (M. 610-641), bu saldırılardan ancak ağır şartlar altında bir anlaşma imzalamak suretiyle kurtulabilmiştir.

Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’deki tebliğ faaliyetinin sürdüğü bu dönemde, Sâsânîlerin Ehl-i kitaba mensup Bizanslıları yenmesi haberinden son derece memnun olan putperestler, kendilerinin de Müslümanları aynı şekilde yok edeceklerini dillendirdiklerinde Rûm sûresinin ilk âyetleri nâzil olmuştur:

Elif Lâm Mîm. Arzın yakın bir yerinde Rûm milleti mağlup edildi. Onlar, mağlubiyetlerinden sonra birkaç sene içinde galip geleceklerdir.

İki büyük güç arasındaki çatışma M.622 yılında yeniden başlamış, nihayet Bizanslılar M.627 yılında meydana gelen Ninova savaşı’nda Sâsânîleri kesin bir mağlubiyete uğratarak, daha önce kaybettikleri toprakları geri kazanmışlardır.

Bizans devleti İran karşısında elde ettiği bu başarıya rağmen ülke dâhilindeki siyasî mücadeler sebebiyle dinî problemlerden kurtulamamıştır. O kadar ki, ülke içinde farklı mezheplere mensup gruplar birbirlerinin varlıklarına dahi tahammül edemez hale gelmişler, idareci tabaka ise farklı dinî cemaatler arasındaki çatışmaları durdurmak bir yana, siyasî menfaatleri gereği körükleme yoluna gitmiştir.

Bu durumda devlet, dinî ihtilâflarda taraf konumuna geçtiği için, kendisine muhalif gördüğü topluluklar karşısında güven ve itibarını yitirmiştir. Bütün bunların sonucunda, ülkenin resmî mezhebinden olmayan muhtelif Hıristiyan topluluklar, kendi dindaşlarının emri altında yaşamaktansa, yabancı bir hâkimiyeti tercih etmeye, hatta dışarıdan gelecek bagka topluluklan adeta bir kurtarıcı olarak görmeye başlamışlardır.

SASANİ İMPARATORLUĞU

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Sasaniler İran)

İran’ın devlet geleneği çok eskilere dayanır. Ülkeye MÖ. 708’de Medler, onlardan yaklaşık bir buçuk asır sonra da Persler ve Ahameniler hâkim olmuşlardır. İran’ın yönetimi Islâm’ın ortaya çıktığı dönemde, M. 226 yılında kurulan Sasaní hanedannın elinde bulunuyordu.

Bu hanedan, doğuda Türkler, batıda ise Bizans ile siyasî rekabet halindeydi. Zengin Irak topraklarından yönetilen imparatorluk, bir taraftan Afganistan, diğer tarafta da Amuderya’ya (Ceyhun) kadar uzanıyordu.

İranlılar yaklaşık 10 yıl (M.615-626) süreyle Bizans’ın Ortadoğu ve Mısır’daki
topraklarını ele geçirmişlerse de daha sonra buraları yeniden rakiplerine kaptırmışlardır.

Bizans topraklarından çekilen Sâsâniler hedeflerini Arap Yarımadası’na çevirmişler, öncelikli olarak Fars Körfez’inde ve Arabistan’ın güney kıyıları boyunca etki sahalarını genişletmişler, sonuçta bölgede bulunan prenslikleri kendilerine bağlamayı başarmışlardır.

Ancak ülkede istikrarı sağlayan Nuşîrevân’ın (M.531-579) ölümünden sonra iktidara gelen II. Hüsrev Perviz (M.590-628) dönemiyle birlikte Sâsânîler için önce gerileme, ardından da çöküş süreci başlamıştır.

İslâm’ın yayıldığı ilk yıllarda Sâsânî Împaratorluğu’nun resmi dini Zerdüştlük, bu inanç sisteminin en kutsal sembolü ise ateşti. Zerdüştler iyilik tanrısı olarak kabul ettikleri Ahuramazda’yı milli ilah olarak kabul ediyorlardı.

Iran halkının bir kışmı ise yıldızlara, ağaçlara tapıyordu. Altıncı asırda Iran’da ortaya çıkan Mazdek, kendisini Zerdüşt’ün halefi ilan etmiş ve toplumda müşterek servet ve aile düşüncesini yaymaya çalışmıştır.

Ona göre yakın akraba, hatta kardeşlerin bile birbiriyle evlenmesinde bir mahzur yoktu. Toplumla ilgili bu sapkın görüşleri ortaya koyan Mazdek idam edilmişse de, onun fikirleri Iran toplumunda uzun zaman etkinliğini sürdürmüştür.

Bütün bunlar sebebiyle İran, İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde hem siyasî hem de dinî kargaşa yaşamıştır. Özetle ifade etmek gerekirse, VII. asırda dünyanın her tarafında bir istikrarsızlık ve düzensizlik hüküm sürüyordu. İnsanlardan bir kısmı materyalist bir anlayışla sırf dünya ve dünya nimetlerinin peşine düşmüşken, geri kalanları ise bunun tam tersi saadeti dünyadan el-etek çekmede aramışlardır.

Bu ifrat ve tefrit ortamında insanın ruh ve bedenden oluştuğu gerçeği, her iki anlayışı savunanlar tarafından ihmal edilmiştir. Dolayısıyla insanlık bu şartlarda hem dünyayı düzene kavuşturacak, hem de ruhî/dinî problemleri ortadan kaldıracak bir rehbere ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmiş bulunduğu âlem bir kurtarıcıya son derece muhtaçtır, âlem, o zamandaki vaziyeti ile Rasalüllah’ın (sav) niçin özellikle o çağda gönderildiğinin sebebini açıklamaktadır.

Şüphesiz Kur’ân-ı Kerim, daha sonra insanlığın bu krizinin boyutlarınu şu şekilde dile getirecektir: “Karada ve denizde insanların elleri ile kazandıkları nedeniyle her yeri bozulma sarmıştır, bu yüzden onlara işledikleri bazı şeylerin acısını tattıracağız, belki döniüş yaparlar”. (Rûm, 30/41).

Miladi altıncı asır yarılandığında bütün din ve mezhepler uğradıkları parçalanmalar, kendilerine yamanan cesetler, tuhaf ve yanlış değerler sebebiyle çağrıldıkları rolü becerecek bir güçten tamamen yoksun bulunuyorlardı.

Buradan hareketle bunların yapacakları tek şey bayındırlık ve medeniyet işlemine önderlik işini omuzlayacak olan “yeni yolcu”ya yolları genişletmekti. Elbette Hz. Muhammed (sav) idi bu yolcu. Doğumundan kırk yıl sonra Islâm risâletini alıp onu bütün dünyaya ulaştırdı.

Allah’ı yeryüzündeki Halife kıldığı ve kendisini âlemlere karşı onurlandırdığı bir insan gibi yaşamak isteyen herkese tek yolu gösterdi.

Dikkatinizi Çekebilir: Hazreti Peygamberin Sureti ve Sireti (İslam #2)

ARABİSTAN VE ARAPLAR

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Arabistan)

Hz. Peygamber’in (sav) hayatı ve faaliyetleri ile ilgili bahislerin takdimine geçmeden önce, onun içinde doğduğu, yetiştiği, kendisine peygamberlik görevinin verildiği ve İslâm’ı tebliğ ettiği ortamın coğrafi, etnik, sosyal, kültürel, ekonomik ve dinî yapısının genel hatlarıyla ortaya konulması gerekir.

Zira Hz. Peygamber (sav), ömrünün büyük kısmını bu şartların geçerli olduğu çevrede tamamlamış; peygamber oluncaya kadar geçen 40 yılını, risâletinin de ilk 13 yıllık sürecini câhiliyye kurallarının cârî olduğu Mekke’de geçirmiştir.

Ayrıca câhiliyye dönemi siyasi, dinî ve ictimaî hayatının bütün yönleriyle tespit edilmesi, İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in (sav) gerçekleştirdiği değişim ve dönüşümün değerinin ve gerçek boyutlarının ortaya konulmasına da imkân verecektir.

Arabistan Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesiştiği bölgede bulunan, doğusunda Basra Körfezi ve Umân Denizi, güneyinde Hint Okyanusu, batısında ise Kızıldeniz ile sınırı bir varımadadır.

Üç tarafının denizlerle çevrili olması, kuzeyinde yer alan Şam bölgesinin yukarı kısımlarında Fırat ile Âsî nehirlerinin birbirlerine çok yaklaşması sebebiyle Arap coğrafyacıları Arabistan’a Cezîre (ada) adını vermişlerdir.

Arabistan, batıda Kızıldeniz kıyısında Tihâme olarak bilinen dar bir sahilden başlar. Yarımadanın orta kısmında Hicaz, güneyinde ise Yemen bulunur. Yemen’den doğuya doğru gidildikçe Hadramut’a, daha sonra Umân topraklarına ulaşılır.

Necid, Yarımada’nın kuzeyinde yer alır. Buradan da kuzeye doğru gidildikçe Nüfûd çölü, Necid’in güneydoğusunda Yemâme, sonra da Hecer yahut günümüzde Bilâd-i Halîc olarak bilinen Bahreyn bölgesine varılır.

Arap Yarımadası’nda iklim, yeryüzü şekillerinin çeşitliğine göre farklılık arzeder. Ancak bölgede genellikle kurak ve hararetin şiddetli olduğu çöl iklimi hâkimdir. Gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farklılıkları çok fazladır.

Yağmur nadiren yağar, ancak yağdığı zaman, toprak yapısının sertliği sebebiyle şiddetli seller meydana gelir ki, bu da yöreye bereket getirmek yerine tabii afete sebebiyet verir. Bununla birlikte çölde kısa süreli de olsa yağan yağmur hemen oracıkta tabii hararetin yardımıyla topragı yeşertir; otlar süratle büyür, ardından aynı şekilde sararır ve kurur.

Taif ve Medine gibi verimli toprağa sahip olan az sayıdaki bölgeler ise Arabistan’ın diğer kısımlarına göre yağmur sularından daha uzun süre istifade edebilmiştir.

GÜNEY ARABİSTAN

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Güney Arabistan)

Tarihin en eski dönemlerinden itibaren Güney Arabistan hep bir hayat alanı olmuştur. Bölgede MÖ. 1400 ile 650 arasında başkentlerine nisbet edilen Mainîler hüküm sürmüşlerdir. Bu devlet, bilhassa ticarî faaliyetleriyle tanınmış, hâkimiyet alanı ise Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra körfezinin kıyılarına kadar uzanmıştır.

Güney Arabistan’da bu devletin ardından Me’rib şehri merkezli Sebe krallığı kurulmuştur. Tarım ve ticaretle meşgul olan Sebelilerin inşa ettikleri Me’rib barajı meşhurdur. M.Ö. 750-115 yılları arasında hüküm süren bu krallık, Himyerliler tarafından yıkılmıştır.

Kahtânî Araplarından olan Himyerliler, Sebe halkını mağlup ettikten sonra Hadramut bölgesini de topraklarına katmışlardır. Tarım ve ticaretle meşgul olan seleflerine nazaran savaşçı nitelikleriyle temayüz eden Himyerliler, Güney Arabistan’da hakimiyeti ellerine aldıktan sonra komşuları olan İranlılar ve Habeşlilerle mücadele etmişlerdir.

Tarihte Himyer kralları “tübba” olarak isimlendirilmiştir. Himyerliler Miladî IV. yüzyılın ortalarında yaklaşık varım asırlık bir süre Habeş hâkimiyetinde kalmışlar, ancak M.375 yılından itibaren tekrar bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Bu dönemde Güney Arabistan’da Hıristiyanlık yayılmaya başlamış, ayrıca ülkeye gelen tüccarların faaliyetleriyle Yahûdîlik de güçlenmiştir. Himyer hanedanın da zamanla Yahûdîliği benimsemesi üzerine, dinî ve politik sebeplerle Bizanslılar ve Habeşliler ülkedeki Hıristiyanları himaye etmeye başlamışlardır.

Dolayısıyla Himyerliler döneminde Güney Arabistan, siyasî hâkimiyetin yanı sıra dinî mücadelenin ana merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu süreçte Yahûdîliği kabul eden Himyer kralı Zû Nüvâs pek çok Hıristiyanı dininden döndürmeye zorlamış, buna karşı çıkanları “uhdûd” adı verilen ateş dolu çukurlarda diri diri yakmıştır.

Kur’ân’da buna işaret edilmektedir: “Burçlarla dolu göğe andolsun, Va’dedilmiş güne (kıyamete) andolsun. Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü’minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir. O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlar mü’minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah’a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah her şeye şahittir.

Himyer kralının katliamından kurtulabilenler, o dönemde Hıristiyanlığın hamisi durumunda olan Bizans’tan yardım talebinde bulundular. Imparator, ülkesinin Yemen’e uzaklığı sebebiyle bizzat kendisinin o bölgeye ulaşmasının mümkün olmadığını, ancak Habeşistan’da hüküm süren Aksum Krallığı’ndan Yemen’e müdahale etmesini isteyebileceğini bildirdi.

Yemen üzerinde håkimiyet kurmak isteyen Habeş hükümdarı bu teklifi memnuniyetle kabul ederek M. 525 yılında Eryât isimli komutanın emri altında büyük bir orduyu Arap Yarımadası’na gönderdi.

Habeşlilerin gelişiyle birlikte Yemen’deki Himyeriler devleti tarih sahnesinden silinmiş, ülke Hıristiyanların kontrolüne oldu. Yemen’e kurtarıcı olarak çağrılan Habeşliler ise zamanla ülkenin yeni istilacısı haline dönüşmüşler, Yemen’i merkezden gönderdikleri valilerle yönetmeye başlamışlardır.

Arabistan’ın güneyini kontrol altına alan Habeş Krallığı, bunun ardından Yemen’i Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri haline getirmek amacıyla Sana’da Kulleys adı verilen gösterişli bir kilise inşa etmiştir.

Yemen valisi Ebrehe hem Hicaz’ın tamamını siyasi hâkimiyetine almak, hem de Kulleys’e rakip gördüğü Kâbe’yi tahrip etmek için M. 570 yılında Mekke’ye bir askerî harekât düzenlemiş, fakat hedefini gerçekleştiremeden geriye dönmüştür.

Bu arada ülkenin istilâcıları Habeşliler ile yerli halk Yemenliler arasında çatışmalar meydana gelmiş, bu süreçte pek çok Yemenli müstevliler tarafından katledilmiş, bu da ülkedeki iç kargaşayı ve huzursuzluğu had safhaya çıkarmıştır.

Ebrehe’nin ölümünden sonra Habeşistan’ın Yemen üzerindeki etkinliği yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Bu dönemde istilacıların halka yaptıklarından rahatsız olan Himyeriler soyundan gelen Seyf b. Zî Yezen, ülkedeki Habeş işgalini ortadan kaldırmak amacıyla komşu devlet Sâsânîlerden yardım talebinde bulundu.

Bölgede Bizans devleti ile nüfuz mücadelesi içinde olan İranlılar bu daveti kabul ettiler. Nitekim Kisrâ Hüsrev Nuşîrevân (M.551-579) meşhur komutanlarından Vahriz idaresinde gönderdiği ordusuyla Habeşlileri Yemen’den uzaklaştırdı, ardından da Seyf b. Zî Yezen’i bölgenin idaresine getirdi.

Bu şekilde Yarımada’nın güney topraklarının kontrolü Sâsânî Devleti’nin eline geçmiş oldu. Bölgede Iran istilâsı yaklaşık olarak 50 yıl kadar devam etmiştir. Yemen’de Sâsânîlerin son valisi Bâzân’ın Hicretin 7. yılında (M. 629) İslâmiyet’i kabul etmesiyle birlikte bölge Müslümanların hâkimiyetine girmiştir.

KUZEY ARABİSTAN

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Kuzey Arabistan)

Arabistan’ın kuzeyinde bilinen en eski devlet, Filistin’in güneyinde kurulan ve M.Ö IV. ile M.S. II. asır arasında varlığını devam ettiren Nabâtî Krallığı’dır. Devletin başkenti ise günümüzde Ürdün devleti sınırları içinde yer alan Petra şehridir.

Nabâtî Devleti, hüküm sürdüğü dönem boyunca Roma İmparatorluğu ile Hicaz çölü arasında tampon bölge görevi yapmıştır. Romalılar çölden gelebilecek muhtemel bedevî saldırılarından korunabilmek amacıyla bu devleti bilinçli bir şekilde himaye etmişlerdir.

Ancak iki devlet arasındaki iyi ilişkiler uzun süre dvam etmemiş, İmparator Traianus (M. 98-117) Nabâtîler devletine son vermiştir.

Nabâtî Krallığı’nın sonlarına doğru (M.Ö. I. yüzyıl) Kuzey Arabistan’da Tedmürlüler (Palmirliler) devleti kurulmuştur. Bu devlet de selefi Nabâtîler gibi Romalıların hem himayesini kazanmış, hem de zaman zaman saldırılarına maruz kalmıştır.

Onlar siyasî şartlar gereği, Romalılarla ittifak yapmak suretivle Sâsânilerle savaşlara girişmişlerdir. Ancak Tedmürlülerin akıbeti de Nabâtîler’den farklı olmamış; Imparator Orelyan (M. 270-275) zamanında Roma orduları Tedmür’ü işgal ederek bu devletin de varlığına son vermiştir.

Bölge toprakları İslâm fetihlerine kadar Bizans hâkimiyetinde kalmış, Hicretin 12. yılında (M. 633) Hâlid b. Velid tarafından fethedilmiştir.

M.S. III. yüzyılın sonuna doğru Tedmür devletinin etkisini kaybetmeye başladığı dönemde Kuzey Arabistan’da iki devlet boy göstermeye başlamıştır. Bunlar, Me’rib Seddi’nin yıkılmasıyla güneyden göç eden Araplar tarafından kurulmuş olan Gassânîler ile Hireliler’dir.

Gassânîler, Roma Imparatorluğu’na bağlı olarak Suriye’de, Hîreliler ise Sâsânîlerin hükümranlığını tanımak suretiyle Irak topraklarında hüküm sürmüşler ve hâmileri olan devletlerin destekleriyle varlıklarını İslâm’ın doğuşuna kadar devam ettirmişlerdir.

Gassânîler, M.III. yüzyılın başlarında Güney Arabistan’dan Suriye topraklarına göç ederek Gassân nehri kıyılarını yurt edinmişler, Roma İmparatorluğu’nun da tesiriyle Hıristiyanlaşmışlardır.

Bizans devleti daha önce kurulan Nabâtîler ve Tedmürlüler’de olduğu gibi, ülkenin güney sınırlarını çölde yaşayan bedevîlerden ve Sâsânî saldırılarından koruyabilmek adına bu devletin varlığını desteklemiştir. Miladi 613-614 yıllarında Gassânîlerin yaşadıkları topraklar, Sâsânîlerin istilasına maruz kalmıştır.

M.628 yılında Bizans’ın İranlıları mağlup etmesiyle işgalden kurtulan Gassânîler, bu tarihten itibaren yine Bizans himayesinde yarı bağımsız bir şekilde varlıklarına devam etmişlerdir.

Hicretin 8. yılında (M. 629) Hz. Peygamber’in (sav) Gassânîlere gönderdiği elçisi Hâris b. Umeyr, bölge valisi Şurahbil b. Amr tarafından Mûte’de öldürülünce, ona karşı bir sefer düzenlenmiştir. Bundan bir yıl sonra (H.9/M.630) Gassânîler tarafından Medine’ye yönelik büyük bir saldırı tertip edileceği haberinin alınması üzerine Hz. Peygamber (sav), Tebük seferine çıkmıştır.

Hicretin 15. yılında (M.636) meydana gelen Yermük savaşında Gassânîler’in son kralı Cebele b. Eyhem Bizans ordusunda yer alan Hıristiyan Arapların komutanı olarak Müslümanlara karşı savaşmıştır.

Kuzey Arabistan’da kurulan ve Müslümanların fethine kadar bölgede varlığını sürdüren diğer bir devlet ise Hirelilerdir. Gassânîler gibi Güney Arabistan asıllı olan ve Lahm kabilesine mensup olmaları sebebiyle Lahmiler olarak da tanınan Hirekler, Sasanilere bağlı olarak varlıklarını sürdürmüşler ve göçebe Arapların saldırılarına karşı Iran’ın Araplarla olan sınırlarını korumuşlardır.

Hire devleti meşhur kralları Numân b. Münzir’tn (M.586-613) ölümünden sonra İran’a karşı tüm bağımsızlığını kaybedince doğrudan Kisra’nın tayin ettiği valiler tarafından idare edilmeye başlamıştır.

İran’ın kendi yönetimleri üzerindeki mutlak tasarrufundan rahatsız olan Hireliler, Sasanilere karşı isyan ederek onları Zî Kar savaşında mağlup etmişler, ancak yarı bağımsız olarak yine de Fars hâkimiyetini tanımayı sürdürmüşlerdir.

Hîre toprakları (H.12/M.633) yılında Hâlid b. Velíd’in seferleri neticesinde Müslümanların hâkimiyetine girmiştir.

Dikkatinizi Çekebilir: Hz. Peygamberin Soyu ve Yakın Ataları (İslam #1)

HİCAZ

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Hicaz)

Hicaz, Arap Yarımadası’nın Kızıldeniz tarafının orta kısımda Necid yaylalarıyla sahildeki Tihâme ovaları arasında bulunan coğrafi bölgeye verilen isimdir.

Hicaz’ın en önemli şehirleri Mekke, Medine ve Taif’tir. Hicaz toprakları coğrafi bakımdan farklı hususiyetlere sahiptir. Bölgede düz araziler, dağlar, alçak vadiler ve çöller iç içe bulunur.

Kızıldeniz’e paralel uzanan alçak, iklimi kuru ve sıcak dar kıyı ovası ile onun doğusundaki dağlık kesimler iki farklı coğrâfi özelliği yansıtır. Hicaz’ın hemen her yerinde kuraklık hakimdir. Bölgede yağışlar umumen sonbaharda görülür.

Arap Yarımadası’nın bu bölümü Kuzey ve Güney Arabistan’ın aksine Bizans ve Sâsânîler gibi güçlü devletlerin işgal maksatlı saldırılarına maruz kalmamıştır. Bunda arazinin çöl ve dağlık yapısı sebebiyle asker sevkinin güç oluşunun, ayrıca işgalci bir devletin elde edeceği ganimet ve vergi gelirinin orduya yapılacak masrafı dahi karşılayamayacak olmasının büyük etkisi vardır.

Zira o zamana kadar Hicaz’ın ekonomik anlamda yabancıların ilgisini çekecek bir zenginliği olmamıştır. Bütün bu sebeplerle İslâm’ın doğduğu asra kadar Hicaz, Arap Yarımadası’nın en bâkir ve bağımsız bölgesi olma özelliğini sürdürmüş, nesiller boyunca buradaki hürriyet ortamında yetişmiş olan Hicazlı Araplar neseplerini, geleneklerini ve dillerinin safiyetini koruyabilmişlerdir.

Mekke

Mekke, etrafı dağlarla çevrili bir vadide kurulmuş olup Hicaz’ın dinî ve ticarî merkezidir. Şehri Arap Yarımadası’nın diğer merkezlerinden ayıran ve üstün hale getiren en önemli özellik yeryüzünün ilk mabedi kabul edilen Kâbe’nin burada bulunmasıdır.

Kâbe, Mescid-i Harâm, Safâ ve Merve adlı kutsal mekanlar Mekke’de bulunduğu gibi, hac vazifelerinin geri kalan kısımlarının ifa edildiği Arafat, Müzdelife ve Mina da bu şehrin civarında yer almaktadır.

Mekke ayrıca Yemen’den başlayıp Akabe Körfezi’ne ulaşan ticaret yolunun, yani Yemen-Şam hattının kilit noktasında bulunması sebebiyle ticarî merkez özelliğini de kazanmıştır. Şehrin çevresinde yılın belli zamanlarında gerçekleştirilen Ukâz, Mecenne ve Zülmecâz gibi panayırlar şehrin ticarî ehemmiyetini daha da artırmıştır.

İşte bütün bu husuyetleri sebebiyle Mekke Kur’ân’da (Ümmü’l-kurâ=Şehirlerin anası) adıyla anılmıştır:

Böylece biz sana Arapça bir Kur’ân vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanlari uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları ikaz edesin. Onlardan bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.” (Şura 42/7)

Kur’ân’da Bekke, el-Beled, el-Beledü’l-Emîn” isimleriyle de zikredilen Mekke’nin tarihi M.Ö. 5. yüzyılın ortalarına kadar ulaşır.

Şehri ilk defa yurt edinenler Güney Arabistan asıllı Amâlikalılardır.” Daha sonra yine güneyden gelen Cürhüm kabilesi de buraya yerleşmiş; böylece Harem etrafında başlayan iskân hadisesi ile Mekke küçük bir yerleşim merkezi haline gelmiştir.

Hz. İsmail (as) kabilenin reisi olan Mudad’ın kızı Seyyide ile evlenerek Cürhümlülerle akrabalık kurmuştur. Hz. Ismail (as), bir peygamber olarak Kâbe ve hac vazifelerini yerine getirmiş, kendisinin ardından bu görevler oğulları tarafından yürütülmüştür.

İsmailoğulları zamanla şehirde çoğalmışlar ve İsmaililer, Adnânîler, Maaddiler veya Nizaríler adlarıyla anılmışlardır.

Yüzyıllar sonra aynı topraklarda peygamberlik görevini üstlenecek olan Hz. Muhammed’in (sav) ataları olan Kureyş kabilesi de, Hz. İsmail’in Cürhümlü kadınlarla evlenmesinden meydana gelen İsmailoğulları soyundan neş’et etmiştir.

İbrahim sûresinde bu hususa işaret vardır: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yannda ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.“(İbrahim 17/32)

Mekke’de Cürhümlülerin idaresine son verenler, yine onlar gibi Yemen asıllı bir kabile olan Huzaalılardır. Güneyden kuzeye doğru göç eden Huzaalılar kendilerine uygun bir yerleşim yeri buluncaya kadar Mekke civarında kalmak için Cürhümlüler’den müsaade istemişler, ancak talepleri kabul edilmeyince Mekke’ye hücum etmek suretiyle eski sahiplerini şehirden uzaklaştırmışlar, fakat İsmailoğulları’nın burada yaşamalarına müsaade etmişlerdir.

Diğer taraftan şehrin idaresini Huzaalılara terk etmek zorunda kalan Cürhümlüler Mekke’den ayrılırken Zemzem kuyusunu işlemez hale getirmişlerdir.

Huzaalılar döneminde liderleri Amr b. Luhay, Kabe’ye ilk kez putların yerleştirilmesi ådetini başlatmış, bu sebeple kısa zamanda Kabe bir put merkezine dönüşmüştür.

Tevhid inancını zedeleyen bu gelenek, ancak Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’yi fethetmesiyle ortadan kaldırılacaktır.

Taif

Mekke’nin yaklaşık 120 km güneydoğusunda Irak Yemen ticaret yolu üzerinde bulunan Taif, Sakif kabilesinin yurdudur. Kur’ân’da Zuhruf suresinde bu şehre atıf yapılmaktadır. Serin havası sebebiyle Mekkelilerin sayfiye merkezi olarak tanımıştır. Nitekim Ebû Uhayha, As b. Vâil ve Utbe b. Rebîa gibi pek çok Kureyşlinin burada arazisi bulunmaktadır.

Taif; kuru üzüm, deri işçiligi ve şarap üretimi ile meşhurdur. Başta Ebû Süfyan olmak üzere Kureyş tacirleri Taif’te imal edilen ticaret mallarını Arabistan dışına ihraç etmişlerdir. Sakîfliler arazilerinin verimliliği ve şehirlerinin ticaret yolu üzerinde olması sebebiyle zaman zaman zenginlikte Mekke ile yarışabilecek hale gelmişlerdir.

Şehir ahalisinin mahallî ve mevsimlik panayırlar sebebiyle Mekke halkıyla sağlam bağlarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak onların siyasf gücü hiç bir dönemde Mekke halkı düzeyine ulaşamamıştır.

Özellikle Kureyş ile Sakif kabilesinin de dâhil olduğu Hevazin kabileleri arasında gerçekleşen Ficâr savaşlafında Mekkelilerin galip gelmesi Kureyş’in Taifliler üzerindeki hâkimiyetini daha da pekiştirmiştir.

Böyle olduğu içindir ki, Sakifliler, Mekke’nin fethine kadar geçen dönemde Kureyş’ten bağımsız olarak herhangi bir siyasî faaliyete girişme cesareti gösterememişlerdir.

Yesrib (Medine)

Mekke’den sonra Hicaz’ın ikinci önemli merkezi Yesríb’dir. Şehrin kuzeyinde Uhud dağı, güneyinde Air dağı, doğusunda Vâkım harresi (volkanik arazi), batısında ise Vebere harresi bulunmaktadır.

Hz. Peygamber’in (sav) hicretinden sonra Medine adını alan Yesrib’in ilk sakinleri Yemenli Amâlikalılardır. MÖ. VI. Yüzyılın başlarında Babil Kralı Buhtunnasr Kudüs’ü işgalinin ardından Yahûdileri kendi ülkesine götürünce, onun elinden kurtulanların bir kısmı daha güvenli buldukları Hicaz’a gelerek Yesrib, Hayber ve Fedek gibi şehirlere yerleşmişlerdir.

Yahûdilerin Filistin’den Arabistan’a göç etmelerini zorunlu hale getiren sürgün ve baskılar daha sonra da devam etmiş, özellikle Roma Imparatorlarından Adriyanus’a (M.117-138) karşı gerçekleştirilen ayaklanmanın başarısız olması üzerine Yahûdîlerin bir çoğu Arabistan’a sığınmak zorunda kalmışlardır.

Hıristiyanlığın Suriye’de yayılmasının ardından Romalıların dinî baskısına maruz kalan Yahûdíler de kendileri için daha güvenli buldukları Hicaz’a gelmişler, buranın bilhassa kuzey bölgelerine yerleşmişlerdir.

Yarımada’ya Yahûdiler zamanla Arap kültürünü benimsemişler, hatta isimleri almışlardır. Ziraat, ticaret, kuyumculuk, demircilik, dokumacılık, silah ve ziraî alet yapımı gibi teknik beceri isteyen işlerle iştigal etmişler, bu sayede Yesrib’in iktisadî hayatına da hakim olmuşlardır.

Güney Arabistan’da Me’rib seddinin yıkılması üzerine Kahtânî Araplarının Ezd koluna mensup Evs ve Hazrer isimli kabileler de Yesrib’e gelmişlerdir. Onlar ise geçimlerini genelde ziraî faaliyetlerle sağlamaya çalışmışlardır.

Tebliğin başladığı dönemde Medine’ye önem kazandıran ve onu merkez haline getiren nedenlerden biri de, Şam-Yemen arasında sürekli olarak gidip-gelen ticaret kervanlarının yolu üzerinde bulunmasıdır.

Nitekim Allah Rasûlü (sav) hicretten sonra şehrin bu avantajından istifade edecektir. Bedir savaşına sebep olan asıl etkenlerden birisinin de Müslümanların Kureyş kervanlarına müdahale ihtimalinin olduğu bir gerçektir.

ARAPLARIN SOYU

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (Arapların Soyu)

Nesep alimleri Arapların tamamının Sâm b. Nüh’dan gelmiş olduklan konusunda hemfikirdirler. Dolayısıyla Araplar Sami kavimlerinden kabul edilir. Samiler ise genelde üç ana soy grubuna aynlırlar.

Bunlar Arap Yarmadası, Sina, Bidayetü’s-Şam ve Irak’ın güney bolgelerine yakın yerlerde oturan Araplar, Dicle ve Fırat bölgeleriyle Iran ve Horasan civarında yaşayan Aramiler ve Irak’ın yukarı kısımları ile Filistin ve Suriye’de sakin olan Ibraniler’dir.

Araplar kendi arasında da farklı gruplara ayrılılar. Yaygın tasnife göre bu millet; el-Aribe, el-Mütearribe el-Müstaribe olmak üzere üç kısmda mütalea edilir.

el-Arabü’l-Aribe nesli tükenen ilk Arap topluluklardır. Ad, Semud, Tasm ve Cedis bu grubun temsilcileri olarak kabul edilir. el-Arabü’l-Mütearribe, el-Arabü’l-Aribe’nin dilini kullanan ve onların yurtlarını mekan tutan Kahtanoğullarıdır.

el-Arabü’l-Müstaribe ise aslen Arap olmayan, Arap dilini öğrenerek sonradan Araplaşmış kabul edilen Ismailogulları’nı içine alır. Onun neslinden gelenler önce Ismailogulları, ardından da Adnânoğulları şeklinde isimlendirilmişlerdir.

Bu değerlendirmelerden sonra nesli tükenmiş olan Aribe Arapları dışanda bırakılırsa Arapların esasta iki soy temeline dayandıkları söylenebilir. Bunlar Güney Arapların temsil eden Kahtâniler ile Kuzey Arabistan’da mekân tutmuş bulunan Adnâniler’dir.

Ensâb bilginleri Adnân’ın İsmail’in (as) neslinden olduğu hususunda ittifak halindedirler. Ancak Adnân ile Ismail (as) arasındaki şahisların gerek adedi, gerekse isimleri konusunda herhangi bir fikir birliği yoktur.

Nitekim Hz. Peygamber (sav), Adnan’a kadar ulaşan soy zincirinin doğru, bundan daha sonrasının ise ancak nesebcilerin uydurmaları olduğunu ifade etmiştir.

Kahtân’ın nesebi konusunda da ihtilâf vardır. Ensâb ulemasının bir kısmı onun Tevrat’ta adı geçen Yaktân olduğunu ileri sürerkeni, başkaları ise Kahtân ile Yaktân’ın aynı kişi değil, kardeş olduklarını söylerler.

Buna karşılık Adnân ile Kahtân’ın her ikisinin de İsmailoğulları’ndan geldiğini, yani İsmail’in (as) tüm Araplar’ın ortak atası olduğunu iddia edenler de vardır.

Kaynakça

1- Çandarlıoğlu, Gülçin, “Çin”, DİA, VIII, 321-322.
2- Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, (Çev: Salih Tuğ), I-II, İstanbul.
3- Ostogorsky, Georg, Bizans Devleti Tarihi, (Çev: Fikret Işıltan), Ankara 1995.
4- İmamüddin Halil, Muhammed Aleyhisselam, (Çev:. İsmail Hakkı Sezer), Konya 2003.
5- Cevad Ali, el-Mufassal, I 140-144.
6- TDV İslam Ansiklopedisi Suudi Arabistan maddesi.

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu

Hakkımızda
İletişim

7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu.
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu.
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu.
7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu.

“7. Yüzyılda İslamiyet Öncesi Dünyanın Genel Durumu (İslam #4)” üzerine 6 yorum

  1. Böyle titiz bir araştırma yazısı hazırladığınız için teşekkür ederim. Oğlumun ödevlerine çok faydası oldu. Diğer yazılarınız da fevkalade güzel. Teşekkür ederim.

    Cevapla
  2. Dünya İslam öncesi ve İslam sonrası olarak iki kısımda incelenmeli. Zira İslam’ın olmadığı bir dünya çukura karanlığa gömülmüş demektir.

    Cevapla
  3. Merhaba, ödev yazım için bulunmaz bir kaynak oldu. Çok teşekkür ederim. Ayrıca diğer yazılarınız da iyi. Selamlar sevgiler dilerim.

    Cevapla
  4. Ödevime yardımcı olduğunuz için teşekkür ederim. Çok ayrıntılı ve bilgili bir yazı. Hazreti Peygamber dönemini de eklerseniz sevinirim.

    Cevapla

Yorum yapın

Don`t copy text!