Osmanlı'da Vakıf Kültürü

Osmanlı’da Vakıf Kültürü (Eğitim #3)

Osmanlı tarihinde maarif, sıhhiye, imar gibi amme hizmetleri hep vakıflar vasıtasıyla yerine getirilmiş; hatta halka hizmet edenlerin maişeti de bu yolla karşılanmıştı. Camiler, mektep ve medreseler, tekkeler, hastaneler, köprüler, çeşmeler, su bendleri, hanlar, kervansaraylar hep vakıf olarak yapılmıştı. Peki, Osmanlı’da vakıf kültürü hangi hukukî kaideler çerçeve- sinde şekillenirdi? Padişahların ve halkın vakıflar üzerindeki hak ve sorumlulukları nelerdi?

Osmanlı’da Vakıf Kültürü: Vakıf Hukuku

Osmanlı'da Vakıf Kültürü - Ayasofya Vakfiyesi
Osmanlı’da Vakıf Kültürü – Ayasofya Vakfiyesi

Bir vakıf medeniyeti olan Osmanlı’da vakfeden vakfa, hukuka aykırı olmayan her türlü şartı koyabilir; bu şartları sonradan kimse değiştiremezdi. “Şart-ı vâkif, nass-i şâri gibidir”, yani vakfedenin şartı, Allah ve Resulü’nün (sas) sözü gibidir, kaidesi meşhurdur.

Mülk mallar üzerinde hakikî şahıslar tarafından kurulan vakıflara sahih vakıf denir. Sahih vakıfların kâfi gelmediği hâl veya mevcut vakıfları desteklemek üzere hükümet bazen devreye girerdi.

Beytülmâle (devlet hazinesine) ait (miri) araziyi, rakabesi (çıplak mülkiyeti) devlette kalmak ve gelirleri bir amme hizmetine sarf olunmak üzere vakfederdi. Buna da gayri sahih vakıf veya irsâdî vakıf yahut tahsis kabilinden vakıf adı verilmişti.

Bu çeşit vakıflara gayri sahih (sahih olmayan) vakıf denilmesi, bu vakfın hukuken muteber (geçerli) olmadığını değil, hakiki mânâda vakıf sayılmadığını ifade eder. Tahsis, bir şahsın kendi mülkü üzerinde cereyan etmediğinden, Sultan uygun gördüğü zaman bu tahsisi kaldırabilir ve mîrî arazinin geliri tekrar beytülmâle dönerdi.

İktâ

Mîrî arazinin tahsisi, yani gayrı sahih vakıf olarak vakfedilmesi, rakabesinin (mülkiyetinin) hazineden çıkmasına sebep olmaz; aşar ve rüsumunun (kira ve vergilerinin) hazineye ödenmesine de halel gelmezdi.

Hz. Peygamber miri arazi gelirlerini yeni Müslüman olanların kalbini ısındırmak ya da tabii kaynakların şenlendirilmesi için muayyen kişi veya cihetlere tahsis ederdi. Buna iktâ adı verilir. Sonraki halifeler de fetih ve iskân yanında siyasî, idarî ve askeri personele, ålimlere, edebiyatçı ve tabiplere iktâlarda bulundular.

İktâ hükümdarın salahiyetinde ise de bunu yaparken maslahatı nazara alması icap eder. Bu sebeple Ömer bin Abdülaziz gibi halifeler zaman zaman -hayatları pahasına- bu iktâların yerinde yapılmayan bazılarını feshetmiştir.

İktâ üç çeşittir:

1- İktâü’t-Temlik, beytülmale ait bir gayrı menkulün mülkiyet ve tasarruf haklarının bedelli veya bedelsiz olarak şahıslara devredilmesidir. Bu arazi o şahsın mülkü olur.

2- İktâü’l-İstiğlâl, arazinin menfaatlerinin bir şahsa tahsisidir. Bu kişi araziyi kiraya verip kirasını ve vergilerini toplar.

3- İktâü’l-İrfak ise pazar yeri, su kaynağı, maden gibi ammeye mahsus yerlerin muayyen şahıslara tahsisidir.

Her irsâdî vakıf, iktâ ve temliktir ama her iktâ ve temlik, irsâdî vakıf değildir. Bir başka deyişle istiğlâlen iktâ, beytülmaldan hakkı olan cihete/kişiye ve müddetsiz yapılırsa irsâdî vakıftır.

1382’de Memlûk sultanlarından Berkuk, hile ile kurulduğunu söylediği ve beytülmâlın neredeyse yarısını teşkil eden gayri sahih vakıfları iptal edip devlet hazinesine döndürmek istedi. Bunun için dört mezhepten hukukçulara fetva sordu. Bunlar medreselere, ulemaya ve ilim talebelerine yapılan gayri sahih vakıfların iptal edilmemesi icap ettiğini, zira bunların beytülmaldan hakları bulunduğunu söylediler. Mesele böylece kapandı.

Dikkatinizi Çekebilir: Güzel Ahlak ve Sorumluluk Bilinci (Değerler Eğitimi #1)

Esasları gaza ruhu üzerine kurulu Osmanlı Devleti’nde Osman Gazi devrinden beri hem hayır cihetlerine, hem de gazi, derviş, âlim gibi hususî şahıslara iktâ yoluyla tahsisler yapılagelmiştir. Bunlardan bazısı sahih temlik idi ki, hazine arazisinin satışı ya da hibesidir.

Bu mülktür; alan kimse, üzerinde sahih vakıf kurabilir. Bu takdirde vakfın vergilerini mütevelli beytülmâle öder. Hükümdar bu vergileri başka bir cihete vakfedebilir. Şu takdirde bir mülk üzerinde hem sahih, hem de gayrı sahih vakıf bir araya gelebilir.

Bazılarını yanıltan bu olmuş; gayrı sahih vakfı, sahih vakıf sanmışlardır. Sahih temlikin ilk şartı, bunda bir maslahat, yani ammenin menfaati bulunmasıdır. İkinci şartı hazine müzayaka (darlık) altında ise emsâl bedelden fahiş miktarda aşağı satılmaması; hazine müzayaka altında değilse, kıymetinin iki misline satılmasıdır.

Aksi takdirde bu temlik sahih ve meşru değildir. Gayrı sahih temlik de denilen ve mülknâme/temliknâme ile yapılan ikinci tür tahsisler ya din büyüklerine veya fetihte hizmeti geçmiş askerlere bedelsiz olarak yapılırdı. Burada temlik olunan, arazinin rakabesi değil, şer’i ve örfi vergileridir.

Zamanla yüksek rütbeli kişilere ve ulemaya yapılan bu gayrı sahih temliklerin sayısı artmış; onlar da bunları vakfetmiştir ki, hepsi birer gayr-i sahih vakıftır. Bazılarının yanıldığı bir nokta da burasıdır. Bunlar sahih değil, gayrı sahih vakıftır.

Hükümdar bu tip temliklerden vazgeçip araziyi hazine namına geri alabilir. Sahih temlikleri geri alamaz. Bir vakfın aslı mîrî arazi ise vakfedenin bu araziyi beytülmalden satın aldığı biliniyorsa burası sahih vakıf sayılır; bilinmiyorsa, sahih vakıf sayılmaz.

Fatih vakıflara nasıl el koydu?

Osmanlı'da Vakıf Kültürü - Fatih Sultan Mehmet Han Vakfiyesi (İlk Sayfası)
Osmanlı’da Vakıf Kültürü – Fatih Sultan Mehmet Han Vakfiyesi (İlk Sayfası)

Hükümet tarafından yapılan tahsisler de iki kısımdır: Sahih tahsiste beytülmâla ait bir kısım gelirler, yine beytülmâldan hakkı olan bir cihete/kişiye/kişilere tahsis edilir. Gayrı sahih tahsiste ise beytülmâldan hakkı olmayan bir cihete/kişiye/kişilere tahsis edilir. İkinci kısım tahsisi, hükümdar dilediği zaman neshedebilir/kaldırabilir.

Birinci kısım tahsisi kaldırması caiz değil ise de lüzum görülürse bunlar da iptal edilebilir. Çünkü bazen bu cihetin/kişinin artık beytülmâldan hakkı kalmaz. Nitekim Osmanlı Maliye Nezâreti bu fikri kabûl etmiştir.

Mesela bir mîr çiftliğin gelirleri ve tasarruf hakkı, bir hastanenin masraflarına tahsis edilir. Sonradan bu hastane ortadan kalkar veya hükümet hastanenin masrafları için bütçeye kalem koyar. Bu takdirde tahsisin devamına lüzum ve ihtiyaç kalmaz. Hükümdar bu tahsisi kaldırabilir.

Türk-İslâm devletlerinde, ezcümle Osmanlılarda cari dirlik/tımar usûlü de bir iktâ tatbikatıdır. Burada mîrî arazinin tasarruf hakları ve menfaatleri bir şahsa, yani tımar, zeamet ve has sahibine temlik edilir; o da araziyi kiraya verip kiraları toplar, mukabilinde asker besler.

Mamafih bütün dirlikler askerî hizmet karşılığı olmayıp başka yüksek ve düşük memurlara, din adamlarına, hanedan mensuplarına da maaş mukabili dirlik verildiği vâkidir. Devlet dilediği zaman verdiği dirliği geri alabilir; sipahi öldüğü zaman da işe yarar evladıyla devam edilir ya da dirliği başka birine verilirdi.

Fatih Sultan Mehmed zamanında fetihler için daha çok askere ihtiyaç duyulunca, evvelce yapılmış bir kısım temlikler ve ezcümle irsâdî vakıflar (Halife Ömer bin Abdülaziz’in veya Sultan Berkuk’un yaptığı gibi) iptal edilip bunlar dirlik arazisine çevrilerek, asker yetiştirmek üzere tımarlı sipahilere verilmiştir.

Yerine geçen Sultan II. Bayezid, sulh zamanından istifadeyle bunlardan bazısı iade etmişti. Bu da vakıflar hakkında malûmatı zayıf bulunan bazılarını yanlış kanaate sürüklemiştir.

Bursa kadılarına hitaben yazılan ve aslı Bursa şer’iyye sicillerinde bulunan 885 (Mart 1480) tarihli bir fermandan anlaşıldığına göre bağ, bahçe, değirmen, dükkân, kervansaray ve sair müsakkafat (bina) cinsinden sahih vakıflar muhafaza ediliyordu. Ayrica köylük yerlerdeki vakıfların mensuh sayılması icap ettiği beyan olunmaktadır.

Anadolu ve Rumeli arazisi mîrî arazidir. Köy ve şehirlerdeki binalar ise mülktür. Belleten’de neşrettiği bu ferman hakkında Halil İnalcık der ki:

Fütuhat için çok askere ihtiyacı olan Fatih Mehmed’in, birçok vakıfları mensuh sayarak tımara çevirdiğini ve bunların, oğlu Bayezid Veli devrinde tekrar vakfa verildiğini veyahut birçok vakıfların örfi vergilerinin tımara hasredildiğini [Barkan’ın neşrettiği] Bayezid devri vesikalarından biliyorduk.

Doğrudan doğruya Fatih devrine ait olan bu ferman ise, bunun açık vesikasıdır. Fatih’in Anadolu topraklarını nasıl mümkün mertebe tımara kalbetmeğe çalıştığı ve çok askere ihtiyaç gösteren fütuhat devirlerinin memleketteki arazi rejiminin durumu ve tımar sisteminin yayılması hususunda nasıl mühim bir amil olduğu açıkça müşahede olunuyor.

Burada, Osmanlı devletinde askeri sınıflarla ulema sınıfı arasındaki rekabet, Fatih ve Bayezid devirlerine aksetmiş görünüyor. Bayezid Veli devri, şüphesiz, fatih devrinin futuhatçılığına bir tepkidir. Nasıl ki Selim devri, Bayezid devrine karşı bir tepki olarak gelecektir.

Ömer Lütfi Barkan Türkiye’de Toprak Meselesi kitabında hülásaten der ki:

Fatih Sultan Mehmed birçok eski vakıf ve mülkleri “nesh” etmek suretiyle [tımar sisteminde] büyük çapta bir islahat hareketine teşebbüs elli.

İstanbul’un fethinden sonra, gerek devlet anlayışında gerek siyasi tasarılarında buyük gelişmeler kaydedilmiş olan bu sultanın, emellerini tahakkuk ettirebilmek için zaruri olan mali kaynakları ve askeri gücü artırmak maksadıyla, memleket gelirinin büyük bir kısmını elinde tutan kalabalık bir vakıf ve mülk sahipleri sınıfının imtiyazlarına son vererek ellerinden topraklarını aldığını veya onlara yeni askeri vazifeler yüklettiğini görüyoruz.

Bu suretle girişilen islahat teşebbüsü, vüs’ati ve o zamanki Türk cemiyetinin ana yapısında tahakkukunu hedef tuttuğu değişikliğin mana ve chemmiyeti bakımından son derece cüretkâraneydi.

Bu sebeple teşebbüs doğrudan doğruya alakalı zümrelerin içtimai gücü kadar, türlü çıkarlar peşinde olan devşirme vezirler – ocak ağaları grubunun, şeriatçı ve tutucu kuvvetlerin işbirliğiyle hükümsüz bırakıldı.

Padişahın ani ölümünü takip eden günlerde devlet merkezinde patlak veren kanlı bir ihtilal esnasında islahatın ilham kaynağı olarak bilinen vezir Karamanlı Mehmed Paşa’nın konağı yağma ve kendisi katledildiği gibi, Fatih’in yerine tahta geçen Sultan II. Bayezid de hususi şahıslar elinden alınmış olan arazi vakıf ve mülkleri gelirinin eski halleriyle sahiplerine iade edildiğini kabul ve ilan etmek mecburiyetinde kaldı.

Hadiseye reorganizasyon cihetiyle bakan İsmail Hakkı Uzunçarşılı (Tàcüttevårih ve Hammer’den naklen] der ki:

Fatih Sultan Mchmed ecdadı zamanından beri mevcut olan kanunları “Kanunname-i Ål-i Osman” ismi altında tedvin ettirdiği gibi, kendisinin koyduğuna ilave elmiştir. Falih devrinde Karamanî Mehmed Paşa’nın sadaretine kadar herhangi bir vakfın memur ve hademeleri, vakıf mütevellilerinin keyif ve arzusuna göre tayin ve azl edilirlerken, bunun zamanından itibaren bunların tayin v azillerinin divanın kararı ve padişahın beratının verilmesiyle yapılması usulü kanun olmuştur.

Bundan başka 883 H. (1478 M.) tarihine kadar tımar ve zeamet sahiplerinin isimleri bir sicille kaydolunarak dirlik verilirken, karışıklığı mûcib olan bu tarz bundan sonra kaldırıldı. Tımar ve zeamet sahiplerine kendi isimleriyle köy isimlerini ve senelik gelirlerini gösterir suretleri tapuda kayıtlı beratları verilmek suretiyle pek mühim olan bu işi sağlam bir kaideye bağlatmıştır.

Bir de yine Karamanî Mehmed Paşa zamanında emîrî araziden olan, yani devlet hazinesine ait bulunan bir hayli yer, vakıf ve mülk olarak bir emr-i hayır için veya hizmete mukabil mülk olarak verilmişti. Bu hem tımarlı sipahi adedini ve hem de hazine gelirini azaltmıştı.

Fatih Sultan Mehmed’in son zamanlarında ve Karamanî Mehmed Paşa’nın vezir-i azam bulunduğu tarihlerde bu vakıf ve mülk yerlerden mühim bir kısmı hazineye alınmıştır.

Tarihçi Âşıkpaşazade, Sultan Fatih’in veziriazamı Nişancı Karamanî Mehmed Paşa’nın, Osman Gazi’den beri tahsis edilen yerleri geri alıp tekrar mîrî arazi yaparak tımara verdiğini söyler.

Nesli uydurmadır. Allah’ın kullarının malına, kanına ve ırzına tamah etmişti. Her nerde ki yanlış ve gayrı meşru işler varsa, onun icadıdır diye şahsiyetini yerle bir ettikten sonra der ki:

“Ben bir gün gidip kendisinden, bu mülkler ve bu vakıflar şeriat-ı Muhammediye üzere olmuştur. Şimdi neden lağvolundu, diye sordum. Senin reyini kim sordu, diye cevap verdi. Teb’anın elinde bulunan, Osman Gazinin zamanında verilmiş yerler vardı. Tasarruf edegelmişlerdi. Dededen, babadan şu erlerine hizmet edegelmişlerdi. Bu nişancı o kanunu bozdu.”

Mehmed Paşa gerek siyasî meselelerin hallinde, gerekse kanunnamelerin tertibiyle imparatorluk nizamının tesisinde çok mühim bir mevki işgal etmiştir. Osmanzade Taib hâlâ cari olan faydalı kanunların onun isabetli icraatının neticesi olduğunu söyler.

Padişahın vefatının gizlenmesi hususunda tedbirli davranmadığı için çıkan kargaşada komplo kurmasından şüphelenen yeniçeriler tarafından şehit edilmiştir. Sultan Fatih’in buna dair fermanının daha birinci cümlesinde/maddesinde, sahih vakıflara müdahale edilemeyeceği; ikinci maddesinde de mîrî arazi olan temliklerin ve gayri sahih vakıfların mensuh sayılacağı, yani iptal edileceği hükme bağlanmıştır.

Muhtemelen bu mesele hakkında padişahın zihnindeki fikri, hocası Şeyhülislam Molla Hüsrev teşekkül ettirmiş; üstelik Kâtib Çelebi’den öğrendiğimize göre bu mevzuda bir de risale yazmıştır.

Şeyhülislam Ebussuud Efendi buna dair bir fetvasında, Sultan Fatih’in medreselerine dair vakıfların çoğunun tahsisat kabilinden olup beytülmala ait bulunduğunu, Ayasofya vakıflarının ise sahih olduğunu söyler.

Hayratı ve bunlara bağlı vakıfları hesapça sayısız bulunan bir padişahın vakıflara haksız yere el koyması zaten tasavvur edilemez. Netice itibariyle sahih vakfa kimse el koyamaz. Vakfedenin şartını padişah bile değiştiremez.

Osmanlı tarihinde de devletin sahih vakıflara el koyduğu vaki değildir. Ferdî hürriyetler ezcümle mülkiyet hakkı masundur, dokunulmaz. Öyleyse Sultan Fatih’in el koydukları nedir?

Bunların tafsilatlı listesine sahip değiliz. Eldeki vesikalardan ve fermanın metninden, bunların hazineye ait köy ve tarlalar üzerinde kurulmuş irsâdî vakıflar ve gayri sahih temlikler olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim irsadî vakıflardaki şartlar Sultan tarafından değiştirilebilir; artık lehtarı kalmayanlar lağvedilebilir. Beytülmåldan hakkı bulunmayan şahıslara mülkname ile yapılmış gayrı sahih temlikler her zaman kaldırılabilir.

Dirlikler de böyledir. Burada temlik olunan, arazinin rakabesi değil, geliridir. Sahih temliklerin ödediği vergiler üzerinde hükümetin yaptığı vakıfları da yine hükümdar kaldırabilir. Sahih temlik olması için aranan şartların bulunmadığı anlaşılırsa temlik kaldırılabilir. Hatta mîrî arazi olup sahih temlik yapıldığına dair bir bilgi ve vesika olmadan hususi şahısların elinde bulunan araziler de geri alınabilir.

İşte Fatih Sultan Mehmed’in yaptığı bu çerçevededir. Nicoarâ Beldiceanu dirliklerin yavaş yavaş irsî bir karaktere büründüğünü, muhtemelen Fatih Sultan Mehmed’in ıslahatı bunları önlemeye de şâmil olduğunu söyler.

Görülüyor ki mesele sadece askerî ihtiyaçlar için lâzım gelen yeni tımarların temini değildir. Arazi teşkilâtının esaslı bir nizama ve kayıt altına alınması merkezî otoriteyi sarabilecek mahalli aristokrasinin teşekkülünü engellemektir.

Amme masrafları için hazineden yapılan tahsisler de ehemmiyet sıralamasını değiştirmekten ibarettir. Burada şer’i prensiplere aykırı bir husus yoktur.

Sahih vakıflara hükümetin el koyması, bunların devlet malı hususi mülklere dönüşmesi, imparatorluk değil, cumhuriyet devrinin eseri olmuştur.

Dikkatinizi Çekebilir: Hz. Peygamberin Soyu ve Yakın Ataları (İslam #1)

Vakıf Türleri

Gayrı sahih vakıf üç kısımdır:

1- Rakabesi ve tasarruf hakkı beytülmâlda olup aşar ve rüsumu (kira ve vergileri) vakfedilir. Yani arazinin kira ve vergileri vakfa aittir.

2- Aşar ve rüsumu beytülmâle ait olup tasarruf hakkı vakfedilir. Bu takdirde araziyi vakıf bizzat işletir veya kiraya verir.

3- Hem tasarruf hakkı, hem de aşar ve rüsumu vakfedilir. Yani araziyi vakıf bizzat işletir veya kiraya verir; beytülmala de bir şey ödemez.

Şerîhukuka göre Osmanlı toprakları mülk, mîrî, mevkuf, metruk ve mevat arazi olmak üzere beş kısımdır.

Mülk arazi halkın şahsî mülkü olup hukukî dokunulmazlığı haizdir. Sahih vakıflar bunlar üzerinde kurulur. Mîrî arazi devlet hazinesine aittir. Halka iktâ, temlik edilebilir; gayrı sahih vakıflar bunlar üzerinde kurulur ve her zaman kaldırılabilir. Mevkuf arazi sahih ve gayrı sahih vakıf arazileridir.

Metruk arazi sokak, meydan, yayla gibi umumun faydasına terkedilmiş arazidir; üzerinde mülkiyet kurulamaz. Mevat arazi köy ve şehirlerin uzağında, kimsenin mülkü olmayan ve ekilip biçilmeyen ölü arazidir. Bu arazi hükümdarın izniyle ihya edilip hususî mülk edinilebilir.

Kaynakça

1- Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci,
2- Derin Tarih, Mayıs 2020 sayısı.
3- TDV Vakıf maddesi.

Osmanlı'da Vakıf Kültürü
Osmanlı’da Vakıf Kültürü

Hakkımızda
İletişim

Yorum yapın

Don`t copy text!