Üç Tarz-ı Siyaset (Yusuf Akçura) Kitap İncelemesi #1

Üç Tarz-ı Siyaset (Yusuf Akçura) Kitap İncelemesi #1

Hiç şüphesiz Üç Tarz-ı Siyaset kitabı Yusuf Akçura‘nın temel felsefesini yansıtması açısından özel bir önemi vardır. Yusuf Akçura, sadece bir düşünür değil aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin fikri temellerini oluşturan ideologlardan biridir.

Çöküşten kurtuluş ideolojisi: Üç Tarz-ı Siyaset

Türkiye’de Batıcılık, Osmanlıcılık, Islamcılık ve Türkçülük gibi fikir akımlarının kaynağı Osmanlının son dönemlerinde; ekonomik ve askeri bakımdan Batıdan geri kalan toplumun nasıl kurtulacağı sorunundan kaynaklanmaktadır.

Batılılaşma karşısında nasıl davranılacağı, hangi metotlarla savunulacağı veya reddedileceği ve Osmanlının içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağı gibi sorular bu akımların ortak noktasıdır.

Aslın da bu tartışma Tanzimat dönemine kadar geri götürülebilir. Zira Tanzimat, artık Osmanlı’nın mevcut yapısıyla ve örgütlenme biçimiyle ayakta duramayacağının, bundan dolayı devleti kur tarmak için yeni arayışların başladığının ilanıydı. Bu belirleme yapıldıktan sonra Osmanlı aydınlarının da yeni arayışlara girmeleri kaçınılmazdı.

Türkçülük akımı, temsilciliğini Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Tekin Alp, Ömer Seyfettin, Ismail Hakkı Baltacıoğlu gibi düşünür ve yazarların yaptığı: “Türk Yurdu“, “Genç Kalemler” ve “Küçük Mecmua” gibi yayın organlarında fikirlerini ifade ettikleri, Türk siyasi tarihinin en önemli siyasi ve fikri akımlarından biridir.

Diğer akımlarla mukayese edildiğinde Türkçülük akımında, diğerlerine nazaran, yurt dışından gelenlerin ağırlığı hemen fark edilecektir. Başta Yusuf Akçura olmak üzere Türkçülük akımının önde gelen temsilcileri İsmail Gaspıralı, Hüseyinzade Ali Turan yurt dışından gelmişlerdi. Özellikle Rusya’dan gelen bu düşünürlerde Türkçülük fikrinin oluş masında, Rusların Türkler özerinde yürüttüğü inkârcı ve asimi lasyoncu politikaların büyük etkisi olmuştur.

Üç Tarz-ı Siyaset (Yusuf Akçura) Kitap İncelemesi #1
Yusuf Akçura

Ancak Rusya’da bekledikleri ortamı bulamayınca Türkiye’ye göç ederek daha rahat çalışma imkânı bulabilmişlerdir. Unutmamak gerekir ki, Rusya’dan Türkiye’ye göç eden bu aydınlar arasında Türkçülüğü bilimsel bir temele oturtma çalışmaları bakımdan, gerekse yeni kurulan cumhuriyet üzerindeki etkisi bakımından Yusuf Akçura‘nın özel bir önemi ve ayrıcalığı vardır.

Hilmi Ziya Ülken‘e göre Yusuf Akçura‘nın Türkçülük tarihin, de mevkii büyüktür. Üniversite ve okul çalışmaları dışında yazılan ve konferansları ile Türkçülüğün hararetli savunucusu oldu. Bir zaman Türk Yurdu ve Ocak demek Akçura demekti. Fakat bunun dışında ilmi yayınlar da yaptı.

Yusuf Akçura, sadece bir düşünür değil aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin fikri temellerini oluşturan ideologlardan biridir.

Kısacası Türkiye Cumhuriyeti doğarken, daha önce Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp tarafından dile getirilenler resmi ve devlete dayalı bir ideolojinin inşasına hizmet etmiştir.” Bu durum Türkçülüğü özellikle Osmanlıcılık ve İslamcılık karşısında, devlet imkanlarını kullanma ve kabul görme açısından avantajlı bir konuma yükseltmiştir.

Akçura’nın düşünsel gelişiminde Tatar reformcu düşüncesinin (özellikle hoca olarak tanımladığı İsmail Gaspıralı) derin izlerini görmek mümkündür. “Türklerin birliğini sağlama, ılımlı politika yapma, toplumsal ilerleme siyasal alandan çok kültürel alanda mücadele yürütme, toplumsal ilerleme sürecinde kadının yerinin önemi konusundaki fikirlerini Gaprinski’ye borçluydu.”

Başlangıçta İslam’ın modern bilimle uyum sağlayacağına inancı tamdı. Ancak İslam’ın dinamizmini kaybettiğini ve bu nedenle yenilenmeye ihtiyaç duyduğunu da savunmaktaydı. Bu düşünce Akçura‘yı zamanın Islamcılarıyla bir araya getiren en önemli bağlantı noktasıdır.

Akçura, İslami yenileşmenin temelinde medrese reformunun yatması gerektiğini hararetle savunmuştur. Ancak ilerde de görüleceği gibi Akçura, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, İslam’ı dışlamayan yaklaşımdan vazgeçti.

Yusuf Akçura, Kocamustafapaşa Askeri Rüştiyesi’nde sıradan bir öğrenci iken Harbiye yıllarında siyasal düşünceleri oluşmaya başlar. O dönemde Harbiye felsefi ve siyasal düşüncelerin oluştuğu önemli merkezlerden biridir.

19. yüzyılda Türkoloji üzerine Batı dünyasında yapılan çalışmalar, Osmanlının çöküş sürecinde Yusuf Akçura‘yı da etkiler. “Akçura, Türkoloji çalışmalarına ilk defa Kazan’da görüştüğü amcası Ibrahim Bey vasıtasıyla tanışmıştır. Söz konusu çalışmalar, Ibrahim Bey’in zengin kütüphanesinde mevcuttur.”

Amcası Ibrahim Bey‘den derin bir şekilde etkilenen Akçura, Istanbul’a döndükten sonra çalışmalarını hızlandırır. Yazdığı eserler arasında en önemlileri Üç Tarz-ı Siyaset, Siyaset ve İktisat ve Fikir Cereyanları‘dır.

Üç Tarz-ı Siyaset

Üç Tarz-ı Siyaset (Yusuf Akçura) Kitap İncelemesi #1
Üç Tarz-ı Siyaset – Kitabı satın almak için tıklayın

Bu eserler arasında hiç şüphesiz Üç Tarz-ı Siyaset kitabının Yusuf Akçura‘nın temel felsefesini yansıtması açısından öze bir önemi vardır. Türk Düşünce tarihinde kültürel siyasal kimlik sorusuna Tanzimat dönemi ile ivme kazanan çözüm önerilerini ilk defa sistematik ifade eden Yusuf Akçura olduğu kanaatindeyiz.

2. Meşrutiyet’in ilanından dört yıl önce; yani 1904 yılında Kahire’de yayımlanan Türk adlı gazetenin 24, 26 ve 27. sayılarında (14, 28 Nisan ve 5 Mayıs 1904) Üç Tarz-ı Siyaset adlı denemesiyle, o dönemin iyi yönetiminin muhtemel şekillerini şu şekilde belirlemiştir; Osmanlılık, Türklük, İslamlık.

Üç Tarz-ı Siyaset‘in temel problemi, Osmanlıcılık ve İslamcılıkta olduğu gibi devletin parçalanmaktan nasıl ve hangi politikaları uygulayarak kurtulacağı tezi üzerine yoğunlaşıyordu. Çözmekten imparatorluğu kurtarmak için çözüm arayan Akçura, zamanla çözümü ırk temeline dayanan milliyetçi düşünce bulmuştur.

Akçura‘nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde temel aldığı düşünceye göre İslamcılık teorik ve pratik anlamda uygulanması çok zor olan bir ideolojidir. Ona göre İslam birliği politikası, İslam olmayan unsurların işine gelmekteydi. Ayrıca her ırk kendi devletini kurmak isteyeceği için İslam birliği fikri diğer İslam devletleri tarafından da kabul edilmeyecektir.

Akçura‘ya göre İslamcılık fikri, Osmanlıcılık düşüncesinin doğal bir sonucudur. İslamcılığın amacı Osmanlıların bütün Müslümanlarla birleşmesi ve güçlü bir oluşum meydana getirmeleridir. Bilindiği gibi İslam Birliği düşüncesi siyasi bir tez olarak savunulmuştur.

Akçura‘nın Üç Tarz-ı Siyaset ile ele aldığı İslamcılık akımı üzerindeki temel gözlemleri şunlardır: “Osmanlı milliyeti siyasetinin başarısızlığı üzerine, İslamiyet politikası meydan aldı. Avrupalıların Panislamizm dedikleri bu fikir, son zamanlarda Genç Osmanlılık’tan yani Osmanlı milleti teşkili siyasetine kısmen iştirak eden fırkadan doğdu. Evvelleri en ziyade Vatan ve Osmanlılık yani vatanda meskûn bilcümle halktan mürekkep bir Osmanlılık nidalarıyla işe başlayan genç Osmanlı şairlerinin ve siyasetçilerinin birçoğunun duruş noktası İslamiyet oldu.”

Yusuf Akçura‘ya göre Genç Osmanlıların Osmanlılık düşüncesinden İslamcılık düşüncesine yol almalarındaki en büyük etken Fransa’da yaşadıkları tecrübe olmuştur. Ancak ırk taassubunun ortaya çıkması, İslam topluluklarının küçük devletçiklere bölünmesi, Arapça dışındaki lisanların öne geçme çabasıyla dil birliğinin bozulması gibi sebepler İslamcılığın önündeki engellerdir.

Ancak Osmanlı toplumun oluşumunda ve daha genel anlamda dinin birleştirici ve bütünleştirici rolünün de farkındaydı. Ancak zamanla bu fikirlerini revize edecek ve tamamen Türkçü bir çizgiye kayacaktı.

İslamiyet ve Türklük arasındaki ilişki, Üç Tarz-ı Siyaset ile ele alınmış en önemli sorunlardan biridir. İslam, İslamcılık akımının önde gelen teorisyenlerine göre (Mesela bakınız Afgani ve Mehmet Akif) Siyasal olarak ümmet bilincini temel aldığı için her türlü milliyetçiliğe karşı çıkmaktaydı. Türkçülerde bunun tersini savunarak, İslam ile Türkçülüğün çatışmadığını savunuyor ve yazılarında bu tezi kanıtlamak için Kur’an ve hadislerden örnekler veriyorlardı.

Ancak Akçura, İslamiyet ve Türklük arasındaki bağlantıyı açıklarken Kur’an’ı değil tarihi referans alıyordu. Ona göre Îslamiyet milliyetçiliği kabullenmek zorunda idi, çünkü bu tarihin bir gerekliliğiydi. Dinlerde tarihi yasalara boyun eğmek zorunda idiler; onlarda değişime uğrardı. Akçura, bu değişimi göstermek için Hıristiyanlığa atıfta bulunuyordu:

Bu din eski bütünlüğünü ve taşıdığı siyasal önemi yitirmiş, çağdaş gelişmelere yön verme iddiasından vazgeçmiş ve sonunda milliyetçiliği kabullenmek zorunda kalmıştı. İslam da aynı şeyi yapmak zorundaydı.

Akçura, İslam’ı tarihe tabi kılma cüretinde daha da ileriye gidiyor; İslam’ın Türk milliyetçiliğini kabullenmekle kalmayıp onun hizmetine girmesini istiyordu. Bu yaklaşım, Türk milliyetçilerinin daha sonra yeniden ele alacakları, Türk milliyetçiliğinin Îslam’a yeni bir canlılık kazandırması düşüncesinin esin kaynağı oldu.

Müslüman ülkelerde milliyetçiliğin gelişmesi İslam’ı zayıflatmaktan çok onun güçlenmesine hizmet edecekti; Üç Tarz-ı Siyaset yayınlandıktan on yıl sonra Türk milliyetçi çevrelerinde yaygın olan tez buydu. Akçura‘nın düşüncesi, İslamiyet’in birlik ve dayanışmadan doğan gücünü milliyetçiliğin hizmetine vermekti. Üç Tarz-ı Siyaset‘te Panislamizm politikasını incelerken İslamiyet’teki bu gücü de çözümlemişti.

Panislamizm, İslamiyet’in gücüne dayanan bir düşünce akımı olarak, her üç siyasetten Osmanlı devleti’ne en yararlı olanıydı ama burada bir dış engel söz konusuydu; Avrupalı güçlerin Müslüman dünyanın üçte ikisi üzerindeki hakimiyeti. Akçura, öyleyse İslamiyet’te var olan bu güçten Pantürkizm yararlanmalı diye düşünüyordu.

Akçura, dinin milliyetçiliğin hizmetine girmesi için dinde reformu ve dinin millileştirilmesi tezini savunuyordu. Bundan dolayı Martin Luther’e büyük bir hayranlık duyuyordu. Akçura‘ya göre tarihte Türklük İslam’a büyük katkı yapmıştır. Şimdi ise borç ödeme sırası sıra Islamiyet’tedir.

Bu noktada Akçura‘nın dini, milliyetçiliğin gelişimi için araçsallaştırdığı gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekmektedir. Akçura ayrıca Pantürkizmin Osmanlının toprak kaybına yol açacağını görmesine karşın, tek çıkar yol olarak onu gördüğünü belirtmek gerekir.

Yusuf Akçura‘ya göre Osmanlıcılığın amacı; Osmanlı milleti vücuda getirmek arzusu, pek yüksek ve hayali bir gayeye, pek yüksek bir ümide doğru yücelmiyordu. Asıl maksat, Osmanlı memleketindeki müslim ve gayrimüslim ahaliye aynı siyasi hakları tanımak ve vazifeleri yüklemek; böylece aralarında tam bir müsavat husule getirmek; fikirlerce ve dince tam serbesti vermek; bu müsava serbestiden faydalanarak, söz konusu ahaliyi aralarındaki din ve soy ihtilaflarına rağmen yekdiğerine karıştırarak ve temsil ederek Amerika Birleşik Hükümetlerindeki Amerikan milleti gibi müşterek vatanda birleşmiş yeni bir milliyet, Osmanlı milleti meydana çıkarmak ve bütün bu zor ameliyatın neticesi olarak da “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”yi asli şekliyle yani eski hudutlarıyla muhafaza
eylemekti.

Akçura, Osmanlıcılık düşüncesinin Ikinci Mahmut döneminde; İkinci Mahmut’un Fransız İhtilalini yanlış değerlendirmesi sonucunda etkili olduğunu ifade ederek bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu padişahın: “Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim” dediği meşhurdur.

Miladi on dokuzuncu asır başlangıç ve ortalarında bu siyasetin Osmanlı ülkelerinde itibar kazanması, kabili tatbik zan olunması tabi idi. O zamanlar Avrupa’da milliyet düşünceleri, Fransız Büyük İhtilali’yle, soy ırktan çok vicdani isteğe dayanan Fransız kaidesini milliyet esası kabul ediyordu. Sultan Mahmut ve onu takip edenler, iyice anlamadıkları bu kaideye aldanarak, devletin trk ve dini farklı tebaasını serbestlik ve müsavat ile emniyet ve karşılıklı dostluk ile mecz ve terkip edip tek bir millet haline sokmanın imkanına inanıyorlardı.

Osmanlıcılık akımının çöküşü

Osmanlıcılık düşüncesinin güç kaybetmesinin başlıca sebepleri şunlardır:

1- Bu karışma ve uyuşmayı Müslümanlar ve bilhassa Osmanlı Türkleri istemiyordu. Zira altı yüz yıllık hákimiyetleri hukuken bitecek ve bunca yıllar hükümleri altında görmeye alıştıkları reaya ile müsavat derecesine ineceklerdi.

2- İslam istemiyordu. Zira katılanların hakiki menfaatlerini pek maddi ve beşeri bir nokta-i nazardan gözeten bu kuvvetli din, müslim ve gayrimüslimin hukuken tam müsavatini kabul etmiyor, gayrimüslimleri daima ikinci kademede birakıyordu.

3- Gayrimüslim tebaa da istemiyordu. Zira cümlesinin son zamanlardaki terakkileriyle şaşaalandırılan mazileri, istiklalleri, hükümetleri vardı. Müslümanlar ve bilhassa Türkler o istiklali bitirmiş, o hükümetleri mahvetmişti.

4- Osmanlıların büyük düşmanı Rusya ile onun köle ve pisdarları olan küçük Balkan hükümetleri istemiyordu. Zira Rusya; Boğazlara, Anadolu ve Irak’a, İstanbul ve Balkanlara, mukaddes topraklara malik olmak, böylece siyasi, iktisadi, milli ve dini maksadına erişmek peşinde idi.

5- Avrupa kamuoyunun bir kısmı da istemiyordu. Zira Avrupa kamuoyunu ihdas edenlerin bazıları hala Müslümanlık Hıristiyanlık din kavgasından Ehl-i Salip muharebesi ananelerinden kurtulamamış olduklarından, Hıristiyanları islam hâkimiyetinden kurtarmak, Haç’ın hatta ufak bir köşesini bile Hilal altında bu- lundurmamak, gayr-i müminleri Avrupa toprağından, Nasara ülkesinden (Kudüs) sürüp çıkarmak arzusunda idi.”

Akçura‘ya göre Osmanlılık tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi ayrı türden insanları bir araya getirerek bir “Osmanlı Birliği” oluşturmak istiyordu. Osmanlı birliği düşüncesi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi edebiyatçılarla; Ali ve Fuat Paşa gibi devlet adamları tarafından savunulmuştur.

Fakat Alman milliyetçiliğinin yayılmasından sonra Osmanlıcılık etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Yusuf Akçura‘ya göre ırk üzerine kurulmuş Türk Birliği düşüncesi İslamcılık gibi evrenseldir ve nerede bir Türk varsa onu içine almaktadır. Bu birlik Osmanlı devletindeki Türkleri içine aldığı gibi memleket dışında kalanlar tarafından da desteklenecektir. Her ne kadar Türkçülük düşüncesi Batı’dan kaynaklansa da, Türklerin birleşmesinde önemli rol oynayacaktır.

Akçura‘ya göre Türk milliyetçiliği İslam birliğinden çok daha üstün ideolojidir. Ancak bu genelleme Yusuf Akçura‘nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde yeterince açık değildir. Şöyle bitiriyor makalesini Akçura: Hulâsa, öteden beri zihnimi işgal edipte, kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir.

Akçura‘nın fikirlerinin oluşumunda büyük etkisi olan Gaspıralı ile temelde ayrıldığı noktaların başında Islam ve Türk milliyetçiliği problemi geliyordu. Gaspıralı, ilk planda Rusya’daki Türk topluluklarının İslam birliği düşüncesi etrafında birleşmeleri gerektiğini savunurken, Akçura Türk milliyetçiliğini ilk sıraya koymuştur.

“Nitekim Üç Tarz-ı Siyaset‘te Türk milliyetçiliğinin İslamiyet’ten çok daha üstün bir ilke haline geldiğini açıkça ortaya koymuş ve İslamiyet’in bu temel ilkeye hizmet etmesi gerektiğini savunmuştur. Neticede, Akçura, 19. yüzyılın ikinci yarısında Tatar toplumunun kültürel ve dinsel mirasını yeniden derlemeye yöneldi, onu derinleştirdi ve açıkça milliyetçi bir boyut kazandırarak daha da ilerletti.”

Türkçülüğün tarihçesi

Akçura, Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslamcılık olarak formüle ettiği Üç Tarz-ı Siyaset’in, önemli bir ayağı olan Türkçülüğün tarihçesi hakkında şunları yazıyor:

“Irk üzerine müstenit bir Türk siyasi milliyeti husule getirmek fikri pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı Devletinde, gerekse gelip geçen diğer Türk Devletleri’nin hiç birisinde bu fikrin mevcut olduğunu zannetmiyorum. Cengiz ve Moğolların tarafını tutan müverrih Leon Kahon, o büyük Türk hanının bütün Türkleri birleştirmek gibi yüce bir maksatla Asya’yı baştanbaşa fethettiğini yazıyorsa da, bu iddiasının tarihçe tamamen tevsik edildiği hakkında bir şey diyemem…

Şu muhakkak ki son zamanlarda istanbul’da Türk milliyeti arzu eden bir mahvil, siyasi olmaktan ziyade ilmi bir mahfil teşekkül etti…

Bu mahfilin teşekkülünde, Osmanlılarla Almanların münasebetinin artmasının, Alman lisanın1 ve bahusus Almanların tarih ve lisan ilimleri hakkındaki tetkikatını Türk gençlerinin bilir olmasının tesiri olmuştur sanıyorum…

Osmanlı ülkelerinin istanbul’dan başka yerlerde bu fikrin taraftarı olup olmadığını bilmiyorum. Lakin Türklük siyaseti de İslam siyaseti gibi umumidir; Osmanlı hudutları ile mahdut değildir…

En çok Türklerle Rusya’da Türklerin birleşmesi fikrinin pek müphem bir surette varlığını tahmin ediyorum…

Ne olursa olsun, ırka müstenit siyasi bir millet türetmek fikri henüz pek turfandadır, pek az yaygındır.

Yusuf Akçura‘ya göre Türkçülük akımı; Osmanlı ülkesindeki topluluklara Türklüğü benimsetecek ve böylece milli kimlik oluşumuna katkıda bulunacak, Türklerin birleşmesine katkıda bulunarak büyük bir güç olmasını sağlayacaktır. Yusuf Akçura güç ve ilerleme fikrine büyük önem vermiştir.

Bu düşüncesinin oluşumunda büyük ölçüde yaşadığı dönemde tanık olduğu olayların belirleyici etkisi vardır. Türkiye’ye gelmeden önce yaşadığı Tatar toplumu Rusya karşısında zayıftı ve diğer Türk topluluklarıyla birlikte bunun sıkıntılarını çekiyordu. Türkiye’ye geldiğinde ise karşılaştığı durum Rusya’dakinden farklı değildi. Osmanlı İmparatorluğu da emperyalist devletler tarafından güçsüzlüğü nedeniyle neredeyse parçalanmanın eşiğine gelmiştir. Bu durum Akçura’yı bir milletin hayatında güç ve ilerlemenin ne kadar önemli olduğu fikrine götürmüştür.

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde muhalif aydınların merkezi Paris’ti. Yusuf Akçura da bir süre Paris’te kalarak dönemin muhalifleri olan Jön Türklerle tanışmıştır. Bu tanışmanın onun milliyetçilik konusundaki fikirlerinin şekillenmesinde büyük etkisi olmuştur.

Akçura‘yı milliyetçilik konusunda etkileyen en önemli isim Dr. Şerafettin Mağmuni‘dir. Mağmuni onu bir Osmanlı milleti yaratmanın olanaksız olduğu, Osmanlı Imparatorluğu için biricik selamet yolunun Türk milliyetçiliği olduğu düşüncesine ikna etmeye çalışıyordu. Akçura, Prusya bozgununun hemen ertesinde ve bu bozgunun öcünü alacak siyasal kadroları yetiştirmek üzere kurulan, tepeden tırnağa milliyetçi bir ruhla donanmış bulunan Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde aldığı derslerden, ulusun tarihte ne denli büyük bir önem taşıdığını da kavramıştı.

Bu fikirleri edinerek Paris’ten dönen Akçura, temel eseri olan “Üç Tarz-ı Siyaset” de edindiği milliyetçi düşüncenin etkisiyle kaleme al mıştır. Akçura‘nın temel görüşlerini devam ettirmesine karşın, düşünce sisteminde zamanla bazı değişikliklerin olduğunu da Akçura‘yı milliyetçilik konusunda etkileyen kabullenmek zorundayız.

Yusuf Akçura 16 Eylül 1919’da Istanbul Türk Ocağı’nda verdiği konferansta vaktiyle “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı çalışmasında ileri sürdüğü görüşlerini daha da ileri götürerek Türkçülüğü Demokratik Türkçülük ve Emperyalist Türkçülük olarak ikiye ayırıyor.

“Demokratik milliyetçilik halka müstenid ve sırf tedaüfidir. Gasb edilen hakkı almaya, gasb edilmek istenen hakkı müdafaaya çalışır; Emperyalist milliyetçilik ise, taarruzidir, diğerlerinin hukukuna tecavüzü bile tecviz ederek kendi milliyetini takviyeye çalışır. Taarruzi milliyetçilik, dünyada henüz bitmiş değildir. Fakat zannediyorum ki bu nev milliyetçilik, er geç zevale mahkumdur; Rusların, Avusturyalıların, Almanların başına gelen, bir gün olup diğer emperyalistlerin de başına gelecektir..

“Efendiler, Türklerin taarruz-i emperyalist milliyetçiliği hatadır. Bu gün bu sözleri söyleyen, eline kalem aldığı, mektepte, medresede veya böyle serbest bir kürsüde söz söylemeye başladığı andan beri daima demokratik Türkçülüğü müdafaa etmiştir. Bundan sonra vekayiin verdiği derslerden ibret alarak, bu esası daha ziyade katiyetle müdafaa edecektir.”

Akçura din konusunda diğer Türkçü düşünürlerden büyuk ölçüde ayrılacaktır. Akçura’nın Türkçülük düşüncesi, diğer Türkçülerden özellikle de Osmanlı’daki Türkçülerden farklı bir alanda gelişmiştir.

Akçura‘da Türkçülük; tamamen dinin düzenleyiciliğinden kopuş, hatta karşı tavır alış biçiminde laik bir karakterde tezahür etmiştir.

Akçura‘nın Türkçülüğü diğer Türkçülerin aksine seküler bir karakter göstermektedir. Bu özellik onu hem Ziya Gökalp‘ten hem de Ismail Gaspıralı‘dan ayırmakta ve cumhuriyet döneminin en ünlü Türkçülerinden olan Nihal Atsız‘a yaklaştırmaktadır. Nitekim Türk tarihini dönemlere ayırarak incelerken Akçura, Ziya Gökalp‘in aksine İslam medeniyetine hiç yer vermemektedir.

Akçura‘ya göre Türk tarihini oluşturan
aşamalar şunlardır.

1- Eski dönem: Moğol istilalarına kadar eski Türk uygarlıkları.

2- Orta Dönem: Türk halklarının Cengiz Han ve ardıllarının kurduğu imparatorluğun bayrağı altında birleşmesi.

3- Yeni Dönem: Cengiz Han Imparatorluğunun dağılmasından doğan devletler.

4- Çağdaş Dönem: Türklerin çağdaş dönemdeki ulusal uyanışı.

Burada dikkati çeken bir önemli noktada Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın Türk tarihinin kurucuları arasında sayılmasıdır. Bu çaba hiç şüphesiz ulusal bir tarih oluşturma çabası olarak yorumlanabilir. Hiç şüphesiz Akçura‘nın tarih anlayışını değerlendirirken onun Türk Tarih Kurumunda görev yaptığını bilmek gerekir. Bu anlayışlara itiraz eden Zeki Velidi Togan gibi tarihçilerde bulundukları görevlerden alınmışlardır.

Akçura‘nın oluşumunda birinci derece rol oynadığı tarih tezinin amacı, Anadolu Türklüğü’ne dayalı olarak kurulan yeni devletin ve ideolojisinin, Anadolu toprakları üzerinde varlığının meşruiyetini sağlamaktır. Bunun dışında önemli bir amaç da yeni ulusal kimliği, İslam’ın dışına taşıyarak, İslam öncesi Türk tarihiyle irtibatlandırmaktır.

Sümer ve Eti uygarlıklarının, Türk uygarlığı olarak tanımlanması da, benimsenen Batı uygarlığının yaratıcıları arasına Türkleri de koyarak, uygarlığın Orta Asya merkezli yayılım tezlerini savunmak amaci taşımaktadır. Bu aynı zamanda medeniyet değişikliği projesinin de bir meşrulaştırılmasıydı.

Turancılık düşüncesi Ittihat Terakki içinde önemli ölçüde destek bulmuştur. Öyle ki, İttihat Terakkinin önde gelenlerinden biri olan Enver Paşa, tüm siyasi geleceğini bu davaya adamıştır. Ancak o dönemde gerçekleşen siyasi gelişmeler ve özellikle Enver Paşa yönetimindeki Sarıkamış faciası Turancılık fikrini derinden sarsmıştır.

Bize göre Türkçülüğün ütopyası olan Turancılık hakkında verilecek nihai hüküm şudur: “Turan yolu: Açan başkaları, yürüyen biz. Kazanan: Emperyalizm. Kaybeden: Türk milleti, diğer Müslüman halklar ve bütün sömürülen ülkelerdir.

Kaynakça

1- Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları.
2- Türk Milliyetçiliği, Etienne Copeaux, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 4, Milliyetçilik, İltişim Yayınları.
3- Mevlüt Uyanık, Üç Tarz-i Siyaset Bir Üst Kimlik Tasarımı Olarak Türkiyelilik, Metropol yayınları.
4- Üç Tarz-ı Siyaset, Yusuf Akçura, Lotus Yayınevi.
5- Mehmet Karakaş, Türk Ulusçuluğunun Inşası, Vadi Yayınları.
6- Halil Kaleli, Fikir ve Sanatta Hareket, Aralık 1974.
7- TDV İslam Ansiklopedisi Yusuf Akçura maddesi.

Üç Tarz-ı Siyaset (Yusuf Akçura) Kitap İncelemesi #1
Üç Tarz-ı Siyaset (Yusuf Akçura) Kitap İncelemesi #1

Hakkımızda
İletişim

Yorum yapın

Don`t copy text!